Sakarya Ekonomisi
“Kültür Kimin Kültürü”
Ocak 1993
Kültür Kimin Kültürü
Adapazarı’nda yaşayan insanların “kültürsüzleşme” kavramına bu denli yürekten sahip çıkacaklarını, doğrusu beklemiyordum. Başlangıçlarda olağan ve biraz da “protokolün dayatması” olarak bilinmiş; protokol dayatmasının ortadan kalkmasıyla birlikte dağılmasının kaçınılmazlığı hemen hemen kanıksanmış ”ilgi”nin, bu defa ve belki de ilk defa akşam saatlerine kadar diri kalacağını ise hiç..
Evet, 9 Ocak 1993 Cumartesi günü Adapazarı Ticaret ve Sanayi Odası Salonunda, benim hiç sağa sola bakmadan hem de altını çizerek “devrim” diye tanımlayabileceğim bir olay vardı. Dayatmacılığın sınır tanımaz, örgütlü ve pervazsız temeline alabildiğine yaslanarak “hakim” olabilmeyi başarmış bir kültürü, yani” Batı” kültürünü sorgulamayı, bu kültürün yanlışlarını ortaya koymayı hedef almış bir sempozyum, Adapazarı insanı tarafından, kendine yakışır bir tavırla kucaklandı. O içtenlikli ve biraz da özverili kucaklamayı, taşra sözcüğünü “bir küçümseme, hakaret ve küfür yerine” kullanan ukalaların da görmelerini çok isterdim.
Sempozyuma sunulan bildirilerden, eminim hepimiz çok şey aldık; belki o bildirilere katacağımız bir şeyler de vardı; belki bazı bildirileri veya herhangi bir bildirinin herhangi bir pasajını hiç beğenmedik. Ben şahsen bunları hiç önemsemiyorum. Benim önemsediğim, sanılanın aksine “taşranın metropole henüz yenilmediği’nin, tüm saldırılara rağmen kendi ayakları üzerinde durabildiğini, sunulan bildirilerin aşağı yukarı her satırın da ve dahası salonun dirildiğinde görülmüş olmasıdır.
Biraz da, beni bu bağlamda içine düştüğüm karamsarlıktan çekip çıkardığı için önemsiyorum, bu sempozyumu; beni ve benim durumumdakileri rahatlattığı için… Kendini “biricik” sayan ve öylece takdim eden “Batı” kültürünün ve onun ülkemdeki ithalatçısı “metropol”ün zannettiğim kadar güçlü ye “altedilmez” olmadığını bana ispatladığı için…
Bizlerden biri olarak, belki de bizim adımıza, yani “taşra adına” sempozyuma bildiri sunan Necati Mert’in, benim yüreğime soğuk su serpen şu ifadesinin altını kalın kalın çizmek istiyorum:
“.. Batı kültürü, İstanbul’da zaten öteden beri vardı, diğer büyük şehirlerimizde de hemen hemen otorite beklemeksizin kabul gördü. Fakat taşrada otoriteye rağmen “sert” noktalarla karşılaştı. Devletle özdeş tek partiye, Tevhid-i Tesrisat Kanuna’na, Halkevlerine, Köy Enstitülerine, ithalat rejimine, basına, TRT’ye, uydu yayınlara ve kablolu tele-
vizyonlara rağmen, Batı kültürünü taşrada gide gide gittiği yer, en mübalağalı rakam ile söyleyeyim. Duygu Esana’nın kitabının gittiği yer kadardır. Bu kitabı 40’ı aşkın baskısı, merkezlerde satılanlar da dahil sanırım 150.000’e yaklaşmış tirajı yüzünden seçim, yoksa Batı kültürünün olgun bir kopyası olduğundan değil..”
Necati hoca, bu pasajla benim yüreğime su serpmesine serpti ancak, Hocanın hayatı, çevreyi, daha doğrusu insanları algılayıştaki, tanımlayıştaki iyimserliğini de bilmiyor değilim.
Bununla birlikte bi yandan Hoca’nın “kültürümüzün teminatı” saydığı ve ” …modernizm taasubuna bir tepki olarak bir başka taasupla inançlarına, geleneklerine, yani kendi hayatlarına sımsıkı kapanıp kilitlenmiş insanlar…” olarak tanımladığı insanların giderek çoğalıyor olmaları; diğer yandan da yine Hoca’nın “.. kendi yağıyla kavurulur, en hallicesi TUSİAD’ın hışmını çeken Ticaret ve Sanayi Odaları içinde yer almış, (…) serbest kültür değişmelerine hep açık, ama ihtiyatlı, tedbirli, bünyesine ve uyumuna çok düşkün..“ insanlarında gözlediğim “müsbet” kabul edilebilir eğilimler, beni o iyimserliğe ortak olmaya çağırıyor.
Ama, bu iyimserlik çağrısının altında ikinci bir imza daha var: Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı Mehmet Doğan. Doğan ” bu ülkenin insan unsurunu tamamen yok etmedik ten veya bütünüyle yok saymadıktan sonra, İslam Türkiye’nin gündeminde olmaya devam edecek..’ derken, Necati Mert’in iyimserliğini de bir anlamda onaylıyor.
Çünkü itiraf etmek gerekir ki, “Batı” nın “metropol taşeronluğu”nda saldırdığı kültür, ne eski Anadolu’nun biriktirdiği kültür, ne de Ortaasya’dan Anadolu’ya at sırtında getirdiğimiz kültürdür; unutturulmak istenen kültür, İslam kültürüdür.
Öte yandan, Batı kültürünün Oktay Taftalı’nın deyişiyle “kendi kendini yok eden bir süreci” yaşadığını ve dolayısıyla fazlaca uzun ömürlü olmayacağını da hesaba katarak bugün olumsuz gibi görünen gelişmelerinin “inançlarına sımsıkı sarılmış, ayakları toprağına basan taşralılar” lehine sonuçlana cağını pekala iddia edebiliriz.
Taşralıyı insandan saymayan Roma’nın sonunda taşraya yenik düştüğünü, üzerinde güneş batmayan imparatorlukların bugün kendi problemleriyle başbaşa kaldılarını yazan tarih; umuyorum, diliyorum tekerrür edecektir.
Yazımı, Hüsamettin Arslan’ın bildirisindeki bir cümleyle noktalamakta yarar görüyorum:
“… Bir yerde hakimiyet kimin elindeyse din de onun dinidir; kültür de onun kültürüdür…”
