Sakarya Ekonomisi
“Coca-Cola fabrikasına izin vermeyeceğim…”
Ekim 1992
Coca-Cola fabrikasına izin vermeyeceğim...
…Değişik yollardan para kazanmanın bu kadar kolay olduğu günümüzde bir adam sanayici sıfatıyla ortaya çıkıyor; arsa alacağım, üzerine bina yapacağım, sonra da çok çapraşık emek sorunlarım yüklenerek üretim yapacağım diyorsa bu insanın el sıkılır, bu insana yardım etmek gerekir…”
….Seyyar satıcılarla yaptığımız mücadelede, Doğu ve Güneydoğu’dan gelerek kentimizde bu işi yapan insanların, içinde bulunduğumuz hassas durum nedeniyle, alınganlık gösterdiklerine tank olduk. Kentçiliğin gereği olan bu uygulamamın sadece kendilerine yönelik olduğunu zannettiler…”
Sayın Ozan, 1980 öncesi Adapazarı Belediye Başkanıydınız. 1989 Nisanından bu tarafa yine ayırımı görevi sürdürüyorsunuz. Dolayısıyla sizi, Adapazarı’nın fiziki ve sosyal problemlerini yakından tanımış; bu problemlere çözümler üretmeye ve olanaklar ölçüsünde uygulamaya çalışmış bir insan olarak tanımlayabiliriz. Öte yandan, köken itibariyle Adapazarlı olmanın getirdiği bir avantajla bölgenin kültürünü, genel yaşam biçimini, geleneksel yapısını da çok yakından tanıyorsunuz. Böylesine çok yünlü bir “bakış açısı” doğrultusunda, bize Adapazarı’ ve Adapazarlılık’ı anlatır mısınız?
-Efendim, Adapazarı’nı, İmparatorluğun dört bir tarafından gelen insanlarımızın yerleştiği ve barış içinde yaşamlarını sürdürdüğü çok güzel bir yurt köşesi olarak tanımlayabiliriz. En önemli özelliği, çok bereketli topraklar üzerinde yaşayan kırsal kesiminin, Türkiye’nin başta yörelerine tercih edilemeyecek zenginlikte olmasıdır.
Tarımın büyük ölçüde desteklendiği ve sübvanse edildiği dönemlerde bu bereketli topraklar üzerinde çağdaş tarımla uğraşan Sakarya’lı çiftçiler, özellikle merkeze bağlı köylerde tarım yapanlar ulusal gelirden aldıkları pay itibarıyla çok üst düzeye çıktılar.
12 Eylül öncesindeki Belediye Başkanlığı dönemimizde, bu üst düzeye çıkışı bir kentsel olaya dönüştürmeye yönelik çabalarımız öncelik kazanmıştır. Yolu olan; evinde buzdolabı-çamaşır makinası olan; kızları, kent kızları gibi giyinmeye başlamış köyler gözleniyor, o dönemde…
Bu çerçevedeki çalışmalarımız, yani “kırsal kesimi, kentle özdeştirmeye dönük çalışmalarımız” bugün de birinci plandadır. Onun için, Türkiye’de ilk kez kırsal alana toplu taşımacılığı götürdük. Neticede her gün ortalama 35 bin insanı, çok ucuz fiyatlarla köyden kente taşıyarak kentin ticaret yaşamına hareket getirdik. Köy kahvesinde oturmaktansa sabah Adapazarı’na gidip akşam dönmeyi tercih eden bu insanlar, kentin ekonomisine çok büyük canlılıklar kazandırdı.
Öte yandan, Cumhuriyetimizin ilk temel kuruluşlarının bulunduğu bir ilde yaşıyoruz. Sakarya, sınai yapılanma bakımından da önemli illerimizden birisi… Gerçi sanayi rekabetini, 80’li yıllardan sonra komsu ilimiz Kocaeli’ye kaptırmışız, ama temel sanayilerin Adapazarı’na kuruluşu, tarım ve sanayinin el ele oluşu sonucunu doğurmuştur.
Böyle bir kentte ataları doğmuş, kendisi doğmuş, kentin her çeşit insanıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmiş biri olarak; kentin coğrafyasını kendi evinin içi kadar iyi bilen biri olarak belediye başkanı seçildim. Bunu, Adapazarı için bir şans olarak görüyorum ve bu şansı çok iyi kullanmak zorunda olduğumu hissediyorum.
12 Eylül darbesinden sonra belediye başkanlığına bu hırsla yeniden devam etmek istedim ve 26 Mart 1989’da belediye başkanı seçildim. Tabii, bu arada kentin gerek sosyolojik yapısında, gerekse zihni yapısında önemli değişikler olmuştu. Sosyolojik yapıdaki değişikliğin en önemlisi kanımca şudur: Kentimiz: doğduğu yerde güvenlik içerisinde karnını doyuramayan insanlar için, Ülkemizin diğer az
gelişmiş bölgelerinde yaşayan insanlar için bir cazibe noktası olmuştu ama bu arada problemleri de çok artmıştı. Kentimiz havadan bombalanmış gibiydi…
Böyle bir kent tablosu devir aldık.
Eğer şu anda bir başarımız söz konusuysa, bu, Adapazarı’nın sorunlarını iyi bilmekten kaynaklanan bir başarıdır. Bununda ötesinde, sorunları “önceliklerine göre iyi sıralamayı başarmış” bir belediye olarak çalışıyoruz.
Kentlerin sorunları bir hayli fazladır. Bu sorunlar karşısında, “işini bilen belediyelerin yapması gereken, öncelikleri saptayıp” ona göre çalışmaya başlamaktır. Bizim yaptığımız da bu…
“… Hergün ortalama 35 bin insanı, çok ucuz fiyatlarla köyden kente taşıyarak, kentin ticaret yaşamına hareket getirdik. Köy kahvesinde oturmaktansa sabah Adapazarı’na gidip akşam dönmeyi tercih eden insanlar, kentin ekonomisini önemli ölçüde canlandırdı…”
Bu noktada araya girmek istiyorum. Sakarya ile ilgili bir sosyo-ekonomik araştırma yapan bir iktisat profesörünün, -adı Kenan Mortan, o zaman zannediyorum doçentti ilginç bir saptaması var. Bu araştırma, daha sonra kitap haline getirildi. Dönemin valisi, bu kitabı her ne kadar yasakladıysada, biz ilgili kuruluştan -BİAR- temin ettik ve inceledik. Kenan Mortan, o araştırmada söyle diyor: “… Sakarya insanı, ABD’ye ilk göç eden insanı andırmaktadır. (…) Türkiye’ye gelen göçmen yurttaşlar. Sakarya bölgesini adeta keşfetmişlerdir. Ancak, göçlerin üst üste olması ve bir silsile izlememesi nedeniyle, bu göçler sosyal gelişmenin en önemli öğelerinden biri olan sosyal yeknesaklığı yaratamamış, aksine bir sosyal tabakalaşma ortaya çıkmıştır…”
Nitekim, Kenan Mortan, araştırmayı teslim ederken Odamız Salonunda verdiği brifingde, bu tespitin altımı özellikle çizmiş ve Adapazarı’nda sosyal kaynaşma yerine sosyal tabakalaşma meydana geldiğini ileri sürmüştür ve bu tabakalaşmayı, Adapazarı’nın ekonomik kalkınmışlık sürecinde geri kalmasının en önemli nedenlerinden biri olarak göstermiştir.
Bu şahsen bana, “ayakları yere basar bir saptama” olarak gelmedi. Bu konuda siz ne dersiniz? Yani, Adapazarı’na göç eden kültürler birbirleriyle çatıştılar mı, yoksa tersine kaynaştılar mı?
– Değerli arkadaşım Kenan Mortan’ın bu saptamasına yüzde yüz olarak katılmıyorum. Daha doğrusu, hiç katılmıyorum. Adapazarı’nda bu anlamda bir tabakalaşma söz konusu değildir. Adapazarı, İmparatorluğun dört bir tarafından gelmiş, barış ve zenginlik içerisinde yaşayan “insanlar topluluğu” içerir.
Bu araştırmanın yapıldığı tarihlerde Adapazarı’nda böyle bir olay yoktu. Fakat şu olay vardır. Bir yandan barış ve zenginlik içinde yaşarken bir yandan da asırlarca önceye dayanan öz kültürlerini koruyan gruplarımız söz konusudur. Mesela Abhazlar kültür ve geleneklerini günümüze taşımayı başarmışlardır. Ama bu, hiçbir zaman bir “tabakalaşma”, bir “kamplaşma” anlamında meydana gelmemiştir; tam tersine bir “kaynaşma” söz konusudur.
Bugün ilimizdeki “Karadeniz kökenli insanların” bilinçli olarak yaptıkları bir olay vardır; o da “akraba evliliklerinin” kendilerine verdiği kuşaklarına verdiği fiziksel çirkinliği ve genlere dayalı birtakım hastalıkları ortadan kaldırmak üzere, gençlerini özellikle Makedonya kökenli kızlarla evlendirmek ve bunu, nesillerini güzelleştirmek için yaptıklarını açıkça söylemektedirler.
“Tabakalaşma” olmadığının en somut örneği Adapazarı Belediye Başkanı olarak benim, Belediye Başkanı Adapazarı’nın yerlisidir, Türk’tür ya da yerel deyimle “manavdır”. Manavlar Adapazarı’nda çok azınlıkta kalmıştır. Ve buna rağmen belediye başkanı seçmişlerdir. Başkan yardımcılarından birisi Trabzon kökenlidir. Birisi Abhaz kökenlidir. Birisi de Makedonya kökenlidir.
“…Bitip tükenmek bilmeyen göçlere karşı tedbirler almak durumundayız. Adapazarı, öyle başıboş bir şehir değildir. Bir avuç jetonla bir kabilenin getirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bunlar frenlenmiştir. Seyyar satıcılığa göz yumarak esnafımıza darbe vuramayız…”
Artı, güncelleşen bir boyutu var bu olayın… Sormamın nedeni de oydu. Güneydoğu kökenli teröre karşı birtakım mizansenler ortaya atılıyor. Adapazarı’nda böyle bir potansiyel tehlike belki bugün yok ama ilerde gündeme gelebilir. Yani Güneydoğu kökenli insanlara karşı tavır alma gibi… Bu tavrı kısmen gözlemleyebiliyoruz. Böyle bir şeyin söz konusu olmadığını, Adapazarı’nın, ülkedeki bütün kültürleri kucaklayan bir şehir olduğunu biz sizin ağızdan duymak istedik…
– Tabii. Güneydoğu kökenlilere, Doğu ve Güneydoğudan gelen insanlarımıza, benim görev sürem içerisinde ne belediyenin ne de vilayetimizin özel bir tutumu asla olmamıştır. Fakat konunun hassasiyeti nedeniyle bu gruplarda “alınganlıklar” doğmuştur. Şuradan doğmuştur alınganlıklar: Adapazarı Belediyesi, zamanda verilmiş, her köşeye sıkıştırılmış, şehrin güzelliğini alt üst eden çirkin büfeleri kaldırmıştır. Şehirciliğe son derece aykırı olan “tretuvar işlemlerini” ve seyyar satıcılığı önlemiştir. Büfelerden hiçbir tepki gelmemiştir, Çünkü, bu büfelerin sahipleri Adapazarı’na yıllar önce yerleşmiş insanlardı. Ama, seyyar satıcılarla yaptığımız mücadelede, içinde bulunduğumuz hassas dönem nedeniyle o yöreden gelerek seyyar satıcılık yapmakta olan insanlarımızın “alınganlık” gösterdiklerine tanık olduk.
Zannedilmiştir ki, bu hareket yalnız onlara yönelik… Halbuki, mesela çok değerli bir hemşerimizin de -ki bana da oy vermiş bir insandır- büfesini kaldırdık. Birçok büfeyi, biliyorsunuz Aynalıkavak Çarşısı dahil, Sakaryaspor büfesi dahil tümünü kaldırdık. Üstelik bizim partide on bir tane delegesi olan Karadeniz kökenli bir ailenin (Kaplan ailesinin) Bulvar’da yürüttüğü dondurma, kestane ve mısır -mevsimine göre- satışını durdurduk.
Bunlar da “alınganlık” göstermedi. Ama bu arada benzer işleri yapan Doğu ve Güneydoğu kökenli hemşerilerimiz., insanlarımız -sanki bunları görmüyorlar, bilmiyorlarmış gibi- bu hareketi sadece kendilerine karşı yapılmış bir hareket olarak algıladılar ve gibi karşı bir tavır içine girdiler.
Asla böyle bir şey söz konusu değildir. “Objektif” bir uygulama vardır. “Kentçiliğin gereği” olan bir uygulama vardır. Belediye tarafından böyle bir ayırım asla yapılmamıştır.
Bu örnekleri getirirken özellikle aile isimleri veriyorum. Mesela, Yahya Tuzlak önemli bir tacirimizdir. Onun ruhsatı onun işletmesi altındaki Sakaryaspor büfesini kaldırdık… Ticaret Sarayımızın arkasındaki Aynalıkavak Çarşısında bulunan bütün büfeleri kaldırdık…
Bu işleri, birtakım riskleri ve siyasi riskleri de göz önüne alarak yaptık. Büfeleri kaldırılan isimler, yıllardır bu kentte yaşayan insanlar… Röportajı, bu isimlerle beraber verirseniz, o insanlarımız da belki okurlar ve böyle bir amaçlı bir olayın asla söz konusu olmadığını görürler.
Ama tabii bunun arkasında şu amaç var: Bu göçlerin bitmek tükenmek bilmeyen akışı karşısında, aldığımız bu tür önlemler yeni göçlere karşı elbette ki bir tepkidir. Yani, Adapazarı öyle başı-boş bir şehir değildir. Bir avuç jetonla bir kabilenin getirildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bunlar da bir gerçektir. Bunlar da frenlenmiştir. Doğrusu yapılmıştır. Seyyar satıcılığa göz yumarak esnafımıza darbe vuramayız…
“…OSB’ni kurmadık ta ne oldu? Güneyde kurmadık ta ne oldu? Koç grubu geldi Arifiye’ye; OSB kurulmaması için sıralanan tüm nedenleri hiçe sayarak, fiili durum yarattı ve fabrikasını kurdu. Daha sonra Sabancı grubu geldi, kentin güneyinde ’Toyota’sının temelini attı…”
Sayın Başkan, Sakarya’nın temel projelerinden birisi, sizin de takdir edeceğiniz gibi, “Adapazarı Organize Sanayi Bölgesi” projesidir. Bu projenin gerçekleşmesi durumunda, bir taraftan Sakarya’nın sanayileşme ivmesi yükselecek, üretim ve istihdam cephesinde yeni ufuklar açılacak; bir taraftan da “çarpık sanayileşme” olgusuna kısmen de olsa “dur” diyebilmek imkânı doğacaktır…
Öyle zannediyorum ki, bu olumlu getirilerin ikinci boyutu, yani “çarpık sanayileşmeyl önleyebilmek, kentin ve çevresinin fiziki disiplini’nden sorumlu biri olarak sizin de hedeflediğiniz, en azından ilgilendiğiniz bir gelişme…
Nitekim, söz konusu projeye sizin de sahip çıktığınız gözleniyor. Organize Sanayi Bölgesi Müteşebbis Kurulu üyesi olmanın ötesinde bir “katılma”, bir “çaba” var. Bu katılmadaki, bu çabadaki içtenlikten cesaret alarak sormak istiyorum; Sizce, bu proje gerçekleşecek mi? Şayet gerçekleşecekse ne zaman? Ve hepsinden önemlisi, “siyasetin içinde olan biri” olarak, bu projeye yeterince “siyasi destek” verildiğini söyleyebilir misiniz? Yoksa bu proje, siyasetçilerimiz arasında “tabulaşan” ve bu özelliği itibariyle hiç bir zaman açıkça reddedilmeyen, ancak “askıya alınmış” bir proje mi?
-Bu konuda Adapazarı Belediye Başkanı olarak ileri süreceğim görüşlerin iki ayağı var: Adapazarı’nda Organize Sanayi Bölgesi mutlaka kurulmalıdır, muhakkak kurulmalıdır. Bu birinci ayak… İkinci ayak “bu bölge” mutlaka kentin güneyinde olmalıdır.
Siyasi hayatımın başından beri -1973’lü yıllardan beri- bunun mücadelesini vermekteyim. “Mutlaka kurulmalı ve kentin güneyinde kurulmalı” diyorum. Çünkü sanayileşme baskısı, Adapazarı’na kadar dayanmıştır.
Bugün kamu otoritesini rencide eden bazı durumlarla karşılaşıyoruz. Bu, beni çok üzüyor. Mesela, OSB’ni kurmuyoruz, ama buna rağmen (koşullar Sakarya’da yatırım için çok elverişli olduğundan) bizim irademiz dışında, meşru otoritenin iradesi dışında sanayi kuruluyor. Bu, kamu yönetiminin hazmedebileceği bir olay değildir. Onun için bu olay derhal çözümlenmelidir.
OSB’ni kurmadık ta ne oldu? Güneyde kurmadık ta ne oldu? Koç grubu geldi Arifeye’ye; OSB kurulmaması için sıralanan tüm nedenleri hiçe savarak fiili durum yarattı ve fabrikasını kurdu. Sabancı grubu geldi, kentin güneyinde “Toyota’sının” temelini attı.
Bunun dışında birçok irili ufaklı sanayicimiz aynı yola başvurdu. Hendek’te Bakırsan kuruldu, Tamsan kuruldu, boru fabrikası kuruldu, Devlet kendi eliyle Başak Traktör Fabrikasını kurdu.
Şimdi bunların hepsi fiili durum… Onun için, OSB projesini iki ayağa dayandırıyorum. Bir, muhakkak kurulmalı; iki, kentin güneyinde kurulmalı…
Kentin güneyinde kurulmasına bu kadar ısrar etmemin üç önemli nedeni var. Bir, Belediye Başkanı olarak dayandığım neden: Adapazarı’na 350 gün kuzeyden güneye, 15 gün güneyden kuzeye rüzgar eser. Demek ki, OSB’ni kentin güneyinde kurarsak sanayinin verebileceği zararı sıfırlayabiliriz. Yani. OSB kentin güneyinde Geyve aspiratörüne açık bir alanda kurulmalıdır.
İkinci neden: İstesek te istemesek te OSB’nin en büyük tamamlayıcısı olan küçük sanayinin yarattığı fiili durumdur. Küçük sanayicimiz güneyde oturmuş, yerleşmiş, çarşılarını kurmuş; yani, yan sanayi olmaya aday kişiler, OSB kurmak istediğimiz yörede irademiz dışında toplanmışlar.
“…OSB’yi engelleyen güç siyaset değil, bürokrasi. Bunu defalarca gördüm, yaşadım. Bu noktada, bürokrasiyi aşamadıkları için siyasetçiler de kusurludur. Bürokrasiyi aşmak basiretini gösteremeyen siyasetçilerimiz vardır. Onlar da sanayi istiyorlar ama bürokrasiyi aşamıyorlar…”
Üçüncü neden, sanayiciye saygıdır. Çeşitli yollardan para kazanmanın bu kadar kolay olduğu Türkiye’mizde bir insan “sanayici sıfatıyla” ortaya çıkıyor; “…arsa alacağım, üzerine bina yapacağım, sonra da çok çapraşık emek ve işçi sorunlarını yüklenerek üretim yapacağım, para kazanacağım, ancak bu faaliyetleri kentin güneyinde yapmak istiyorum…” diyorsa, bu insanın eli sıkılır, bu insana yardımcı olmak gerekir.
Siyasete gelince; yani bu konudaki siyasete gelince: Kimin candan olup olmadığının tartışmasını ben yapacak değilim. Bunu gelecek kuşaklar tayin edecek. Bunu kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
Ancak bu noktada bir gözlemimi aktarmadan geçemeyeceğim: Bu nimeti Sakarya’ya esirgeyen güç siyaset değil, bürokrasi. Engelleyen gücün siyasi değil, bürokrasi gücü olduğunu gözlerimle gördüm, ellerimle tuttum ve yaşadım.
Bu noktada, bürokrasiyi aşamadıkları için siyasiler de kusurludur. Bürokrasiyi aşmak basiretini gösteremeyen siyasetçilerimiz vardır…Onlar da elbette sanayiyi istiyorlar ama bürokrasiyi aşmayı başaramıyorlar. Oysa siyasetçi başaran kişidir. Yani başaracağım diyen kişi siyasetçi olmalıdır.
Bu konuyla bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir alt konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Sakarya’nın sanayileşmesi hepimizin arzu ettiği bir olay. Ancak, bu noktada yoğun “çevre problemlerini beraberinde getiren” sanayiler karşısındaki tutumunuz ne olacak?
Örneğin, Sapanca gölü kenarında kurulması planlanan Coca-Cola Fabrikası çevreyi, özellikle yegâne içme suyumuz olan gölü kirletebilecek bir proje… Adapazarı Belediyesi olarak o bölgeye belki fiilen ulaşamazsınız, yetkilerinizi aşabilir: ancak en azından bu yatırıma karşı oluşacak bir kampanyada aktif rol almayı düşünmez misiniz? Adapazarı olarak “Coca-Cola’ya hayır diyemez miyiz?
-Bu soruyu dün sorsaydınız “bütün gücümle mücadele eder ve yıkardım…” diye cevaplardım; bugün sordunuz: “bütün gücümle mücadele edeceğim ve yıkacağım…” diyorum. Dünle bugün arasında çok önemli gelişme oldu. Başbakan’ın bir emri Valilik eliyle Adapazarı Belediyesine iletildi.
Göl kenarına çok hassas baktığımız için olacak, Başbakanımız ve Çevre Bakanımız gölün korunması görevini tümüyle Adapazarı Belediyesine, yazılı bir emirle vermiştir. Yani, görev bana verildi.
– Sizin böyle bir talebiniz, bildiğimiz kadarıyla zaten vardı
– Evet, Belediye Meclisimde karar almıştım. Bundan sonra göldeki kirlenme konusunda Adapazarlı hemşerilerim endişelenmesin. Başbakanlıktan gelen yazıyı ben okuyayım isterseniz:
…Adapazarı Belediye Başkanlığı’na
Çevre Bakanlığı’nın 29.09.1992 gün ve 08573 sayılı Sapanca Gölü’nün korunması ile ilgili emir ve ekindeki Başbakanlık makamımıza aittir.
Kaçak yapılaşmanın önlenmesi genelge ve çizelge ekte gönderilmiştir.
Emir doğrultusunda gerekli denetim ve kontrollerin yapılarak belirtilen esasların dışına çıkılmaması ve kaçak yapılaşmaya meydan verilmemesiyle konunun çevre belediyelere duyurulmasını, ayrıca 04.09.1988 tarihi ile yürürlüğe giren su kirliliği yönetmeliğine aykırı bulunan binaların, tamamen kaçak yapıların ekteki çizelgelere göre bina bazında dökümünün yapılarak acele gönderilmesini rica ederim…
Bundan sonraki mücadele Adapazarı Belediye Başkanı Ünal’a aittir.
“…Değişik yollardan para kazanmanın bu kadar kolay olduğu günümüzde bir adam sanayici sıfatıyla ortaya çıkıyor; arsa alacağım, üzerine bina yapacağım, sonra da çok çapraşık emek sorunlarımı yüklenerek üretim yapacağım diyorsa bu insanın eli sıkılır, bu insana yardım etmek gerekir…”
-Teşekkür ederim. Efendim izin verirseniz bir başka konuya geçmek istiyorum. Gerek sizden önceki belediye yönetimi tarafından başlatılmış, örneğin katlı otopark; gerekse bizzat sizler tarafından başlatılmış, örneğin pazaryeri, bazı projeler bugün yarım kalmış durumda.
‘“yarım kalmışlıklar”, Adapazarı’nın güzelleştirmeye’ çalıştığınız fotoğrafına koyu gölgeler düşürdüğü gibi, hizmet arzını ve akışını da güçleştiriyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz? Bu yatırımlar ne zaman tamamlanacak?
-Katlı pazar yeri projesi yürümektedir, Çok büyük bir olasılıkla önümüzdeki Mart veya Nisan’da hizmete açılacaktır. Katlı pazar yerindeki gecikme, bizden kaynaklanmıyor. Yani bir ödeme güçlüğü -ki en önemli gecikme nedeni ödeme güçlüğüdür- söz konusu değildir. İlk firmanın başka yollara sapması nedeniyle bir ihale feshi olayıyla karşılaştık, yeniden ihale ettik. İhale aşaması biraz gecikti. Sistem prefabrik olduğu için, şu an belki gözle bir şey görünmüyor. Ama hızla tamamlanacak. Çünkü bütün engeller kalkmıştır. Pazaryeri yapımı devam ediyor.
Başkaca bir engel, belediyemizden kaynaklanmayan başkaca bir engel çıktı. Açıklamak istemiyorum, yeri gelince açıklarım. Siyaset de buna dahildir. Benden önceki belediye başkanı arkadaşımızın başlattığı katlı otopark yapımında da problemler söz konusu…
Bunlardan bir tanesi şu: Katlı otoparkın 3 bin 30 metrekare taban alanı ve bu 3 bin 30 metrekare taban alanına sahip tesisin zemin katında 72 dükkân vardı. Eski Belediye başkanım bu 72 dükkânı satmıştır. Kâğıt üzerinde, evrak üzerinde malikleri de belli. Bu arkadaşlarla yaptığımız toplantıda uzun süre anlaşmaya varamadık. Halen de varmış değiliz.
Öte yandan, 1989 birim fiyatlarıyla Kayalar A.Ş. adlı inşaat firmasına Belediyenin 500 milyon lira borcu vardır. Sorun 500 milyon lira borç artı 3 bin 30 metrekarenin 72 kişiye satılmasıdır u soruna, hiçbir art niyet olmadığını ve iyi niyetle yola çıkıldığını varsayarak çözüm aradım. Bulduğum çözüm şu: Son belediye başkanı arkadaşım, bu 72 dükkânı niye sattı. İyi niyetli düşünerek “katlı otoparkın üst katlarını, bu dükkanların satışından elde edilecek kaynakla finanse etmek, bu yatırım için belediye kasasından para harcamamak için sattı…” diyebiliriz.
Yani belediye başkanımız, “3 bin 30 metrekare yeri satarak ben bu kente bir otopark kazandırırım…” dedi. En makul düşünce bu. O zaman bu 72 kişi bir araya gelecek ve bu yatırımı bitirecek, bir; Kayalar Şirketine olan 500 milyon lira borcu ödeyecek, iki… Bu 72 kişi, buna yanaşmıyor. O zaman şu anlam çıkıyor: Benim satış amacım kente otoparkı sağlamaktı. Benim param yok. O zaman ben su parasıyla on nüfuslu ailenin su parasıyla, sana niye otopark yapayım ki veya sana niye dükkan yapıp teslim edeyim ki; bu büsbütün haksızlıktır. Bu 72 kişi bu paraları ödemezlerse kesinlikle mal sahibi olamayacaklar. Türk Ticaret Bankasından emekli olmuş sakallı bir adam var, çok konuşan, dolar alım-satımı yapan bir adam, tanırsınız. -Bunları aynen geçin- Bu adam bütün her şeyi bozdu. İttifakları, anlaşmaları bozdu. Ve ben de sayın Tahsin Kaya ile bu anlaşma üzerine Aykar Otel’de karşı karşıya geldim. Çünkü bu 500 milyon yerine benden 1 milyar 650 milyon lira talep ediyor. Gecikmeleri nedeniyle. Araya Ticaret Odası ilgililerini de koyarak kavgalı gürültülü biçimde 650 milyona indirdik. Belediyenin imkanlarıyla bu parayı ödedik. Belediyeyi de 650 milyon içeri soktular, şimdi de kayboldular, şimdi de kayboldular. Belediye ile dükkân sahipleri ve müteahhit arasındaki ilişkinin görünümü bu.
Bir de kasamız para dolu olsa Katlı Pazaryeri’ne entegre bir çalışma yapsak. Bu entegre çalışmaya üst katlar için alt katları bırakabilirim. Üst katı açmak için, niye yatırım yapmadım. Benden önceki arkadaşların tasarrufu nedeniyle bu katlı otoparkın üzerinde 33 milyar liralık, artı faizler, haciz var.
SSK’nın TEK’in, Maliye’nin hacizleri var… Yani benim yapacağım yatırım Adapazarlı insanların cebinden çıkacak; kime yapacağım ise belli değil.
Şimdi, DYP-SHP koalisyonu, 1.1.1992’den itibaren tüm borçları konsolide ettiğinden büyük bir rahatlama geldi. Buna rağmen alt kattaki problemi asla unutmam ve kabul etmem. Şehrin en güzel yerinde 3 bin 30 metrekare yeri asla vermem. Benim yaptığım masrafları ödeyecekler, ödemezlerse giremezler.
Ben burasını satarım, bunu yaparım, başka şekilde çözülmez. Eğer kentin göbeğindeki bu 3 bin 30 metrekare yani 3 dönüm yerin satışından elde edilecek kaynak bu projeyi bitirmeyecekse, bu ihaneti yapmanız için belediye başkanınızı değiştireceksiniz; başka birini bulacaksınız. Ben bunu yapmam.
Kesin öyle, vermem, kıyamam, canım gider. Başkasından, ceza yazıp para toplayacağım, sonra bu paralarla 72 kişiye dükkân yapacağım. Bu benim işim değil, mizacım değil, kimse beni bu konuda ikna edemez.
-Adapazarı Belediyesi’nin “kültür ve sanat’la” ilgili faaliyetlere biraz daha fazla zaman ayırdığını, emek harcadığını görüyoruz. Özellikle, Sait Faik’e sahip çıkışınız takdirle karşılandı.
Bu fevkalade olumlu gelişme, gündelik siyasetin bir anlamda zorlamasıyla mı -yanlış anlaşılmasın, böyle bir zorlamanın var olduğunu ima etmek için söylemiyorum- ortaya çıkmıştır; yoksa, özellikle 1990’lı yıllara egemen olan medya kültürünü “kendine yabancılaşmayı” ve “her türlü rezilliği benimsemeyi” marifetmiş gibi gösteren politikası karşısında konulmuş bir tavrın uzantısı mıdır?
‘…Benden önceki arkadaşımın, katlı otoparkın üst katlarını yapımını finanse etmek için 2 dükkânı sattığımı düşünüyorum. Yani belediye başkanımız, 3 bin 30 metrekare alanı satarak ben bu kente otopark kazandırırım, demiştir. O zaman bu 72 kişi bir araya gelerek bu yatırımı bitirecek….”
Daha açık bir ifadeyle, medya kültürüne karşı en azından içimizden birilerine sahip çıkarak kendi öz kültürümüzü ifade etmek ve bu kültürü, medya kültürünün tehditi altında bulunan gençlerimize ulaştırmak amacını mı güdüyoruz?
Sözü daha fazla uzatmadan sormak istiyorum: “Kültürel yozlaşıma” konusunda ne düşünüyorsunuz? Bunu potansiyel bir tehlike olarak kabul ediyorsanız, kentimizin belediye başkanı olarak öngördüğünüz tedbirler nelerdir?
– Ülkemizdeki kültürel yozlaşma benim gözlemlerime göre iki yönlü: Birincisi medyaların sınır tanımaz hakimiyeti. İkincisi Türk toplumunu Cumhuriyetin kuruluşunda ortaya konan temel ilkelerden aykırı bir yöne götürmek isteyen medya dışı iç akımlar…
Toplumun bu iki tehdit altında olduğunu bir yöneticiniz olarak gözlüyorum. İkisinin topluma arz ettiği tehlikenin birbirinden hiç farklı olmadığını görüyorum. Adapazarı’nın her iki yozlaşmanın etki alanı içerisinde bir yerde olduğunun farkındayım. Yani, Batı’nın medya aracılığıyla getirdiği yozlaşma ile içimizdeki yozlaşmanın birbirinden pek farkı yok diyebilirim.
-Efendim, “içimizdeki yozlaşmadan” neyi kastediyorsunuz?
-Dinsel baskıların insanları dünya ile barışık olmaktan men eden etkiler ile medyanın etkileri birbirinden pek farklı değil. İnsanımız bu ikisi arasında sıkışıp kalıyor.
Medyanın getirdiği kültür yozlaşmasına karşı çıkan grupları çeşitli kanatlara ayırmak mümkün. Bir tanesi diyor ki …ondan vazgeçin bize gelin.” “Bize gelin” diyenlerin bir bölümü, “medya” kadar tehlikeli gördüğüm bir olay…
Tabii, burada Adapazarı Belediye Başkanı olarak insanlar üzerinde, bu etkilerin dışında başka ve gerçek bir etkinin olduğunu ispatlayacak ipuçları vermemiz gerekiyor. Sosyal çalışmalarımızın temel amacı bu-dur. Çay bahçeleri, oradaki etkinlikler bunu kanıtlamak içindir. Yılbaşı’nda 300 koltuklu modern bir
sinemaya kavuşacağız. Burada dış kaynaklı olmasına rağmen, kültür yozlaşması getirmeyen, çağımızı yansıtan “Oskar ödüllü filmleri” insanlara yansıtacağız.
Biraz önce, Belediye radyosunu kurmak için yer seçimine gittik. Anlaşabilirsek, Adapazarı özel bir radyoya kavuşacak. Bu radyoda bir gün Müftümüz bir gün Ticaret ve Sanayi Odası Başkanımız, bir gün Belediye Başkanımız konuşacaklar; demokrasiyi değişmez bir yaşam biçimi olarak kabul ettiğimize göre siyasi partilerimizin temsilileri de o radyoda mesajlarını sunacaklar. Kendine özgü bir Adapazarı yaratarak bahsettiğim tehlikelere karşı koymanın yöntemlerini bulmaya çalışacağız.
-Teşekkür ederiz. Bir başka konuya geçmek istiyorum. Gerek dünyada, gerekse Türkiye’de “statükoculuk” önemini yitirmeye başlıyor. Reformist atılımlar, radikal bakış açıları, yenileşmeci yaklaşımlar giderek öne çıkıyor.
İnsanlar “resmi söylem” in dışında, hatta onunla ters düşerek seslerini yükseltebiliyorlar. Geçmişinle hesaplaşma, geçmişini ayakları yere basar bir anlayışla sorgulama süreci başlıyor. Kısacası “sivil toplumculuk” başlığı altında bir takım yeni yaklaşımlar taraftar toplu-yor.
Efendim, Temmuz ayında Odamız Meclis Salonunda, Sakarya milletvekillerinin de katıldığı bir toplantıda, şahsen bana ilginç gelen bazı ifadeler kullandınız. O konuşmanızdan -ki bizim gazetemizde yayınlandı- bir pasaj okumak istiyorum.
‘“…XXI. yüzyıla iki önemli olgu taşınıyor. Bunlardan birincisi yerel demokrasiler, ikincisi ise bireyin üstünlüğü yaklaşımıdır. Yerel demokrasi yaklaşımı, hantal devlet yapısını değiştirmeyi öngörmekte; bireyin üstünlüğü yaklaşımı ise bireyin yatırım gücünden yararlanmayı amaçlamaktadır.
Bu çerçevede, 1990’l yılların temel tercihinin batı tipi demokrasi ve özel girişimcilik eliyle sanayileşme olacağını söyleyebilirim…”
Bu ifadeler, benim biraz önce vurguladığım “sivil toplumcu” yeni yaklaşımlara aşağı yukarı denk düşüyor. Nitekim, halen tartışılmakta olan bu konuyla ilgili düşüncelerinizi, biraz daha derinleştirebilir misiniz?
-Gerçekten de küresel gelişmeler bize bunu gösteriyor. Görmeden siyaset yapmak yanlış bir şeydir; dogmatik siyaset yanlış bir şeydir. Çünkü bu tür siyaset, tek doğru kabul eder. Oysa ki, tek doğrunun değil, birden fazla doğrunun yani herkesin kendi doğrularının olduğu bir dünya düzenine doğru gidiyoruz. Bunun da en somut göstergesi yerel demokrasiler olacaktır.
Hantal devlet dediğimiz devlete aptal devlet demek istemiyorum. İçimden gelmiyor. Devlet hantal olabilir ama aptal olmaması gerekir. Bunu görmesi ve üzerindeki birçok yükü, yerel demokrasilere yetki ve sorumluluklarını devrederek atması gerekir.
Yatırımlar konusundaki sözlerim tamamen gerçekçidir. Bundan böyle artık devlet yatırımı olmayacak. Altyapı dışında, bireye sunulacak bir hazırlık aşaması dışında kamunun bundan böyle yatırımı söz konusu değildir. Hantal ama aptal olmayan devlet, özel girişimin hata yapmasını önler; onu yönlendirir, teşvik eder.
Eğer özel teşebbüs olarak ben yatırım yapacaksam, devlet yapmayacaksa; devlet de altyapı yapmalı, mesela OSB yapmalı ve benim görüşüme değer vermeli. Çünkü rantabilitesini, fizibilitesini ve karlılığımı bilecek kişi benim. “Bu fabrikayı nerede kurarsam karımı maksimize ederim…” diye düşünüyorum ve bir yer buluyorum. Siz o yeri bana vermeseniz de, ben sanayi tutkunu bir adamsam bunu yapıyorum ve seni çiğniyorum.
Burada benim dediğim gerçek ortaya çıkıyor. Parasını, fikrini, teşebbüs gücünü kullanan bir insana öncü olmalıyız.
Tüm bu düşünceler, belki benim geçmişimle tezat gibi gözükür ama bu tezatın nedeni ben değilim. Nedeni, bizi öyle görmek isteyenler. Burada bizim kabahatimiz şu: Bu sözleri söyleyeceğimize, yanlış savunma yapmışız, yıllarca… Mesela “komünist” demişler bize, “vallahi billahi” değiliz demişiz.
Halbuki, komünist sözünün en güzel yanıtı bu sözlerdir. Bu sözler söylendiği zaman o sözler zaten açıkta kalacak.
Biz bunları anlatacağımıza, ilkel siyasetçi olarak başta ilkel siyasetçilerin oyununa gelmişiz. Ve bu tabuyu da hiç kıramayacakmışız, eğer SSCB’de bu gelişmeler olmasaydı!…
-Teşekkür ederiz.
