Sakarya Ekonomisi 

“Üniversiteye sahip çıkın…”

Kasım 1992

Üniversiteye sahip çıkın...

Bu sayımızın “Ayın Sohbeti” köşesinde Sakarya Mühendislik Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Sami Güçlü’yü konuk ediyoruz. Daha doğru su. Fakülte’nin Ozanlardaki uzunca “barakaları”ndan birinde Sami beye tahsis edilmiş -nereden bakarsanız bakın 6 metrekareyi bulmayan- bir oda da gerçekleştiriyoruz sohbetimizi.. Bu itibarla. Fakülte’den Üniversite’ye geçerken görev alacak olanların, yani kurucu rektörün ve mesai arkadaşlarının; öğretim üyelerine, kariyerlerine yakışır ofisler tahsis etme konusunu öncelikle düşünmeleri gerektiğine burada değinmeden geçemeyeceğim!.. Sohbeti sizlere aktarmadan önce Sami Güçlü’yü özellikle akademik yönüyle kısaca tanıtmakta yarar görüyorum: “… 1950 Konya doğumlu olan Sami Güçlü. 1973 yılında İstanbul Üniversite’si İktisat Fakültesinden mezun oldu; 1976 yılında o zamanki adıyla Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde göreve haşladı. 1980 yılında İ.Ü. İktisat Fakültesinde doktorasını tamamlayan Sami Güçlü. 1983-1985 yıllan arasında Sakarya Mühendislik Fakültesi Endüstri Mühendisliği bölüm Başkanlığı görevinde bulundu. 1985 yılında İngiltere’nin Leicester Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptıktan sonra, 1986 yılında Sakarya Mühendislik Fakültesindeki görevine döndü. 1989 yılında iktisat doçenti olan Sami Güçlü. 1988-1991 yıllan arasın da SMF Dekan Yardımcılığı görevini yürüttü. Halen aynı fakültenin Endüstri Mühendisliği Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır…” – Sayın hocam. Bir iktisat doçentine önce iktisadi konularla ilgili sorular sormak gerekir diye düşünüyorum. Bir akademisyen olarak. Türkiye ekonomisinin, 1980’li yıllarda ortaya koyduğu performansın çok kısa bir değerlendirmesini yapar mısınız? Bu değerlendirmeye bağlı olarak ülkemizin geleceğini -iktisadi ve siyasi anlamda- nasıl gördüğünüzü, daha doğrusu geleceğe yönelik beklentilerinizi öğrenebilir miyiz? – 1970’li yılların sonuna doğru ekonomide genel bir tıkanmanın ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz. Bu dönemde siyasi hayatta da istikrarsızlık devam ediyordu, bağımsız milletvekillerinin desteğiyle kurulan Ecevit Hükümeti kısmi senato seçimleri sonucu istifa etmek durumunda kaldı. Süleyman Demirel bir azınlık hükümeti kurdu, bu dönemde ekonomik ve siyasi istikrarsızlık yanında sağ-sol çatışmaları ve anarşi de toplumu derinden etkilemeye devam ediyordu, bu onanı içinde. Süleyman Demirel hükümeti büyük bir cesaretle “24 Ocak Kararları” diye literatüre geçen ekonomik istikrar programını yürürlüğe koydu. Yeni ekonomik programın temel felsefesi “giderek türkiye’de piyasa ’ ekonomisini hakim kılmak” şeklinde belirtilebilir. Bunun için devletin ekonomiye doğrudan müdahalesi azaltılacak, kaynak dağılımında fiyat ve piyasa mekanizmasına ağırlık verilecekti. Bu amaçla; devletin mal ve hizmet fiyatlarını kontrol etmesi kaldırılacak veya azaltılacak, faiz hadleri serbest bırakılacak, döviz piyasasında arz-talep şartlan dikkate alınarak esnek kur politikası uygulanacak ve dış ticarette liberasyona gidilecekti. Buna ilave olarak yeni ekonomik program sanayileşme stratejisine de değişiklik getiriyordu. Ucuz kredi ve iç talebe dayanan “ithal ikameci sanayileşme stratejisi” yerine; dışa açık, ihracata dönük, ihtisaslaşmaya yönelik sanayileşme stratejisi benimsendi. Buna ilave olarak yeni ekonomik program sanayileşme stratejisine de değişiklik getiriyordu. Ucuz döviz, ucuz kredi ve iç talebe dayanan “ithal ikameci sanayileşme stratejisi” yerine: dışa açık, ihracata dönük, ihtisaslaşmaya yönelik sanayileşme stratejisi benimsendi. Alınan bu radikal kararların sonucu olarak, 1980’li yılların başlarında makro dengelerde, yani dışticaret dengesinde, ödemeler bilançosunda, kamu gelir ve giderleri dengesinde kısmi iyileşmeler sağlanmıştır. Bu iyileşme, toplumun ücretliler kesimi yani işçiler ve memurlar ile tarım kesiminin aleyhine birtakım sonuçları da beraberinde getirmiştir. Hepimizin bildiği gibi, bu dönemde özellikle işçi ücretlerinde meydana gelen reel düşüş yüzde 5O’lere ulaşmıştır. Ama ekonomide, özellikle döviz darboğazı konusunda bir iyileşme olduğunu inkar edemeyiz. Sanayi kesiminde, özellikle imalat sanayiinde kapasite kullanımının hızla arttığını, ekonominin tekrar büyüme dönemine girdiğini biliyoruz.
“… Ekonominin şu anki durumunu gösterecek en iyi ölçü, 1993 Bütçe Tasarısıdır. Bu tasarıda transfer harcamalarına çok büyük pay ayrılmış. İç ve dış borç faiz ödemelerinin yükünü 73 trilyon, buna karşılık yatırımlara ayrılan pay 45 trilyon lira. Bu rakamlar, durumun pek iyi olmadığını gösteriyor…”

Bununla birlikte 1980’lerin sonlarına ve 1990’lara gelindiğinde, gelişmekte olan bir ekonomi olarak Türkiye’de: ekonomik ve sosyal dengelerin tekrar bozulduğunu, özellikle bazı ekonomik sorunların tekrar ağırlık kazandığını görüyoruz.

En başta enflasyon hadisesi. Enflasyon hızı 1992 yılının ikinci yarısın da tekrar hızlı bir artış trendine girdi. Faiz hadler yükseliyor. Kredi maliyetleri yüzde yüzün çok üzerinde. Yatırımların arzu edilen seviyede artmaması sebebiyle, üretim artışı sınırlı. Büyüme hızı yıldan yıla önemli dalgalanma gösteriyor. Artan işsizlik ise, toplumu sarsmaya devam ediyor.

Bilindiği üzere DYP-SHP koalisyon hükümeti yaklaşık bir yıldır iktidarda, bu hükümetin gerek siyasi alanda gerekse ekonomik alanda kamuoyunun beklentilerine cevap verdiğini söylemek zor…

Ekonominin şu anda durumunu gösterecek en iyi ölçü, 1993 yılı bütçe tasarısıdır. Bu tasarıda bildiğiniz gibi transfer harcamalarına çok büyük bir pay ayrılmıştır. İç ve dış borç faiz ödemelerinin yekünü 73 trilyon liradır. Yatırımlara ayrılan pay ise 45 trilyondur. Yani, bu rakamlar bize ekonominin bugün içinde bulunduğu durumun pek iyi olmadığını göstermektedir. Sorunuzu bu şekilde söyleyebilirim. Elbette bu konunun, özelde çok ayrıntılı noktalan vardır, herhalde bu kadar değerlendirme kâfidir.

Bu değerlendirmenin hemen arkasında, bu sefer olaya biraz siyasi boyutu da ekleyerek önümüzdeki dönemden beklentilerinizi alalım, bu çerçevede, özellikle Türk Cumhuriyetleriyle iktisadi ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesi konusunda neler söyleyeceksiniz?

Bu konuda daha çok temenniler dile getirilebilir. Evvela şunu belirtmek gerekir ki. Sovyetler’in dağılması ve bağımsız Türk Devletlerinin ortaya çıkması bizler için çok büyük bir şanstır. Bu gelişmenin hem ekonomik hem siyasi boyutu vardır. Şayet gerekli tedbirler alınabilirse bu gelişmeler ülkemize çok şey kazandıracaktır. Öte yandan, o ülkeler de hızlı bir şekilde yeniden yapılanmalarını sağlayabilecektir.

Türkiye, sadece Türk Cumhuriyetlerinin ortaya çıkmasıyla değil. Balkanlardaki gelişmelerle de önemi artan bir ülke durumundadır. Eğer Türkiye. Güneydoğu meselesi dahil iç politika meselesini, bir tıkanma noktasına varmadan sağduyu ile hareket edip çözümleyebilirse, devletin çatısında yaşanan sürtüşmeyi ortadan kaldırıp ”.. bu tarihi fırsatı nasıl değerlendirmeyelim..” sorusunu kendisine sonra, cevaplarını bulur ve gerekli çalışmaları yapabilirse, yeni Türk Cumhuriyetleri ve Balkan ülkeleriyle ekonomik ve siyasi alanlarda önemli gelişmeler sağlayacağını söyleyebiliriz.



“… Eğer Türkiye iç politik sorunlarını aşabilir; devletin çatısında yaşanan sürtüşmeyi ortadan kaldırıp uzlaşma sağlayabilir ve bu tarihi fırsatı değerlendirmeye dönük bir çaba içerisine girerse, diğer Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerin geliştirilmesi alanında mesafe alınacağını söyleyebilirim…”


En başta dil birliğimiz var. Bu ülkelerde yaşayan insanlarla oldukça rahat iletişini kurabilecek olmamız, işbirliği açısından çok önemli bir avantaj sağlamaktadır. Öte yandan, Türk Cumhuriyetleri ve Balkanlar Devletlerinin de Türkiye ile işbirliğine önem verdiklerini biliyoruz.
Bununla birlikte, birtakım tereddütler de taşımıyor değiliz. Türkiye, daha önce bazı konularda olduğu gibi bu gelişmelere de hazırlıksız yakalanmıştır, buna rağmen, gelişmeler Türkiye açısından çok önemlidir ve bu olaylar bazı çevreler istemese de. engel olmaya çalışsa da, tarihin lehimize dönen akışı sayesinde bize çok önemli mesafeler katlettirecek. Buna yürekten inanıyorum.
Şimdi de izin verirseniz, Sakarya Ekonomisinin genel durumuyla ilgili bir soru sormak ve bu soruyu “Üniversite” olayına bağlamak istiyorum. Çünkü, yerel bir gazetede yayınlanan yazınızda; (Sakarya. 10 Kasım 1992) Sakarya bölgesinin hızlı hızlı bir gelişme sürecini girdiği ve bu süreç içerisinde üniversitenin de faaliyete geçecek olmasının sevindirici bir olay olduğunu belirtiyorsunuz.
Yani, Üniversite’yi endüstriyel gelişmeleri hızlandıracak, daha doğrusu yönlendirecek bir faktör gibi ortaya koyuyorsunuz. tamam da, nasıl bir üniversite olmalı bu; yani sanayinin beklediği hizmetleri verebilecek üniversite sizce nasıl olmalı?


-Tabi çok geniş kapsamlı bir soru. Evvela. Sakarya bölgesinin ekonomik potansiyelini ve görebildiğim kadar gelişme yönünü şu şekilde özetleyebilirim: Sakarya’nın önümüzdeki yıllarda özellikle sanayi yatırımları bakımından hızlı bir gelişme göstereceğini düşünüyorum. Bu düşüncemin bir kısım sebepleri var. Bunları birkaç noktada toplamak mümkün…

Her şeyden önce, bölgemizin ulaşım kolaylıkları ve büyük merkezlere yakınlığı önemli faktörlerdir. Bir başka nokta ise, bölgemizde yeni yatırımların yapılmasını arzulayan bir anlayışın mevcut olmasıdır, mesela AT-SO’nun bu konuda çalışmalarını biliyoruz ve şehrimiz yöneticilerinin gayretlerine şahidiz. Ayrıca, şehrimizin sosyal yapısının gelişmesi de, yatırımları hızlandıracak bir başka sebeptir.

Bölgenin sınai gelişme eğilimi onaya koyan bir başka önemli nokta da, otomotiv sektörüyle ilgili… İşte Koç grubunun arkasından Sabancı grubunun otomotiv sektöründe yatırım yapması ve zaten bölgede bu sektör içinde faaliyet gösteren bazı kamu kuruluşlarının bulunması: bölgemizi bu bakımdan bir merkez haline getirebilir. Ayrıca bunun yanında. imalat sanayi ile ilgili diğer bir kısım yatırımların geleceğini de düşünebiliriz, söyleyebiliriz…

Üniversite konusuna gelince…

Üniversite farklı bir olay. Evvela üniversite kavramını şöyle bir düşündüğümüzde; yani olaya biraz kendi şartları içinde yaklaştığımızda ne görmekteyiz? Önce buna bakmak lazım:



“… Üniversite, Sakarya’da sanayiinin gelişmesine önemli katkılar sağlayacaktır. Üniversite’nin bu anlamda hızlı mesafe alabilmesinin en önemli şartlarından biri kuruluş safhasını iyi geçirmektir. Kurulacak sistemi bir an önce belirlemek ve bunun başlangıç uygulamalarını sür’atle gerçekleştirmek gerekiyor…”


“… Üniversite, bilimsel özerkliğe sahip olan: düşünen, araştıran, öğrenen; öğrendiklerini yayan ve öğrencilerine aktaran; bölge ve ülkenin ekonomik. sosyal, kültürel ve teknolojik meselelerini inceleyip bunların mahiyetini kavrayan, çözümler üreten; toplumun sosyal yapısını ve anlayışını etkileyen ve giciştiren insanların çalıştığı ve yüksek seviye bir eğitim-öğretimin yapıldığı kurumdur…”

Bunun bir eğitim boyutu vardır: eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürecektir ve bu faaliyetleri sürdürürken de “bilimsel gelişmeler uygun ve bölgenin ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştirmeye yönelik bir anlayış” içinde olmaya dikkat edecektir.

Bir başka ifadeyle üniversiteden beklenenleri veya üniversitenin fonksiyonlarını şöyle özetleyebiliriz: Üniversite; bilimsel faaliyetleri yoğun olarak gerçekleştirebilen, nitelikli bir eğitim-öğretim faaliyetini onaya koyabilen, bölgesindeki işletmelerin karşılaştığı iktisadi, idari, mali ve teknik vb. sorunlara çözümler getirebilin bunlarla ilgili projeler üretebilen, danışmanlık yapabilen ve netice itibariyle düşünce üretebilen bir merkezdir.

Bizim Üniversitemiz de Sakarya’da sanayiinin gelişmesine önemli katkılar sağlayacaktır. Elbette Sakarya’da kurulacak olan üniversite bugünden yarına hemen fonksiyonlarını göremez. Ancak bu konuda hızlı mesafe ala bilmesinin bence en önemli şartlarından biri kuruluş safhasını iyi geçirmektir. kuruluş safhasında yapılması gerekenleri ve kurulacak sistemi ve bunun başlangıç uygulamalarını eğer biz mümkün olduğu kadar iyi gerçekIeştirebilirsek, bu üniversite, bölgemize biraz önce belirttiğim anlamda hizmetler vermek için çok uzun bir zaman beklemeyecektir. Yani bunun kısa bir süre içinde bir kısım somut sonuçlarını herkes görecektir.



Efendim, “kuruluş safhasını iyi geçirmek..” derken neyi kastediyorsunuz? Fiziki yapının öncelikle halledilmesi gere kir…” mi demek istiyorsunuz? Bu konuyu biraz açar mısınız?


-Elbette, Üniversite’nin, biraz önce söylediğim fonksiyonlarını yerine getirebilmesi fiziki imkanlara bağlıdır. Sakarya Üniversitesi’nin çekirdeğini teşkil edecek olan Sakarya Mühendislik Fakültesinin böyle bir fiziki alt yapıya sahip olmadığını biliyoruz.

Yani, Üniversite’nin, bu ortamda fonksiyonlarını görmesi mümkün değildir. Üniversite, gerekli olan fiziki şanlarla yani binalarıyla, laboratuvarlarıyla, atölyeleriyle, kütüphaneleri ve bilgisayarlarıyla uygun bir çalışma ortamına kavuşturulacak, ondan sonra esas fonksiyonlarını iyi bir şekilde yapabilecek duruma gelecektir.

Bu konuda bir geçiş dönemi yaşayacağız. Mevcut fiziki imkanlarla, şartlarla kısa sürede hızlı bir gelişme beklenemez. Ancak, bizim üniversitemiz bünyesinde açılacak yeni fakültelerin ve mevcut Mühendislik Fakültemizin gelecek yeni öğretim üyeleriyle birlikte daha başlangıç döneminde bölgesel sorunlara eğileceğini düşünüyorum ve bunun mümkün olduğuna inanıyorum.

Şimdi hocam, ben sizin sözlerinden anladığımı söyleyeyim. Doğrulayın veya değil deyin. “… Sanayi, uzun vadede bu üniversiteden bir takım hizmetler bekliyorsa, bugün kuruluş aşamasında olan üniversite’nin fiziki altyapısının tamamlanmasına, hazırlanmasına bugünden maddi katkıda bulunması gerekiyor..” diyorsunuz. Zannederim yanılmıyorum…

Şüphesiz.. Bu konudaki düşüncelerimi şöyle özetleyebilirim. Şimdi Sakarya’da kurulacak olan Üniversite’nin, bölgeye ve özellikle sanayi kesimine arzu edilen ölçülerde hizmet verebilmesi için, evvela bölgenin gelişme yönünün tespit edilmesi, mevcut ve yakında faaliyete geçebilecek olan işletmelerin ihtiyaç duyduğu insan gücünü yetiştirecek şekilde bir planlama yapılması gerekmektedir.

Siz eğitim-öğretim programlarınızı bu şekilde planlarken gelecekte kendilerine hazır vasıflı işgücü temin edeceğiniz ve sorunlarına ortak olmaya çalışacağınız işletmelerin de, üniversiteye kuruluş döneminde bir kısım katkılarda bulunmaları beklenir…

(… Bu arada telefon çalıyor ve Sami Bey telefona bakıyor. Telefon konuşmasından rektör tayini konusunda bazı gelişmeler olduğunu anlıyor ve hemen şu soruyu yöneltiyoruz…)

Telefondaki kişi, zannediyorum Sakarya Üniversitesi Rektörü’nün belli olduğunu söyledi.

-Evet… Bugünlerde bu haberi bekliyorduk. Yeni kurulacak üniversitelerle ilgili mevzuata göre, Milli Eğitim Bakanı ile Başbakan tarafından belirlenecek üç adayın Cumhurbaşkanlığına sunulması, Cumhurbaşkanlığınca bir adayın isminin belirlenmesi gerekiyor. Adayların listesi Cumhurbaşkanlığına sunulalı epey zaman olmuştu.

Rektörümüz Prof. Dr. Ramazan Evren’dir. Kendisi öğretim üyelerindendir, 1983-1985 öğretim yıllarında Fakültemizde çeşitli dersler vermiştir. Sakarya’nın şartlarını tanıyan, bilen birisidir. Genç bir öğretim üyesidir. Evvela hayırlı olsun temennisinde bulunuyorum. İnşallah üniversitemizin gelişmesine önemli katkılar sağlar.

Teşekkür ederim hocam. Üniversite konusunda söyleyecekleriniz. zannediyorum bitti. İzin verirseniz konuyu değiştirmek, şu ana kadar konuştuklarımızın dışında bir konu getirmek istiyorum.

Bu, benim özellikle üzerinde durduğum ve bu sülunda yapacağımız sohbetlerde sürekli gündeme getirmeye çalışacağım bir konu. Bu konuda birçok kişinin duyarlı olduğunu biliyorum, zannediyorum.

“Kültürel yozlaşma” bence Türkiye’nin en önemli meselesi…

Bu alanda büyük bir dejenerasyon yaşanıyor, televizyon, basın işbirliği yapmışçasına insanların sürekli üzerine geliyorlar, geleneksel yapıyı bozmak için adeta bir çaba sarfediyorlar, geleneksel yapıyı tahrip ediyorlar.

Bu, benim kişisel bir teshilim olmaktan çok, çevremizdeki bir çok insanın paylaştığı bir durum rahatsız olduğu bir gelişme.

Bu gelişmenin önüne geçmek belki mümkün. Ancak bu şekilde ve bu tempoda devam edeceğini varsayarak; bu hücumun, bu saldırının muhtemel siyasi, iktisadi, sosyal sonuçlar neler olabilir, daha doğrusu bizi nereye götürür?

Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim.

-Evet. Türkiye’nin ekonomik ve siyasi sorunları gündemde. Bu sorunlar sıkça tartışılan ve dolayısıyla kamuoyu tarafından bilinen sorunlar… buna karşılık, toplumsal yapıda yaşanmakta olan erozyonun ise, gereken ölçüde ve önemde ele alınmadığı da bir gerçek. Ancak, bu alanlarda meydana gelen aşınma ve irtifa kaybı aslında ekonomik ve siyasi sorunlar kadar önemli…

Evet, iletişim çağında yaşıyoruz, insanların çok değişik konularda bilgi sahibi olması, değişik şeyler öğrenmesi gayet doğal. Ancak, bunlar kadar önemli olan bir husus var ki, o da kendi kimliğimizin muhafazasıdır; örf ve adetlerimizin, kültürel varlıklarımızın, manevi değerlerimizin korunmasıdır.

Bu konuda bazı gayretlerin olduğunu bilmekle birlikte, sizin sözünü ettiğiniz gelişmelerin gerçekten kaygı verici olduğunu söyleyebilirim. Gençlerimiz, genel anlamda milletimiz bu etkiye maruzdur.

Mevcut ekonomik ve siyasi yapılanmada, topluma örnek teşkil edecek olan insanların, bu gelişmeler karşısında ilgisiz kalmaları halta zaman zaman kötü örnek verecek şekilde davranmaları ise çok daha üzücüdür. Bu günkü ortamın, insanların değer hükümlerini, milli ve manevi kıymetlerini muhafaza etmesi konusunda hiç de elverişli olmadığını çok rahatlıkla söyleyebilirim.

Bunun iktisadi hayatla, sosyal hayatta bir kısım yansımaları var, meşela; iktisadi hayattaki etkilerini şöyle gözlemek mümkün. Artık, iyi vekaliteli bir üretim yapmak; çalışırken görevini hakkıyla yapmak; fedakar bir anlayışla çalışmak gibi değerler kaybolmuştur. Kolaycılık, kısa sürede bir iktisadi güce sahip olmak anlayışı artık insanların hiç çekinmeden söyleye bildikleri, savunabildikleri bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Benim bu konuda en çok ümit beklediğim insanlar, aydın kesimidir… Şu veya bu alanda toplumun önderi olan insanların, durumlarını yeniden bir gözden geçirmeleri gerekiyor, bu insanların, fikir ve davranış olarak, topluma iyi örnek olmaları gerektiğine inanıyorum.

Zira, insanlar bu konuda gerekli teşviki tavsiyeyi ve örnek davranışları göremezlerse, dün sahip olduktan ve önem verdikleri değer yargılarını bugün savunamayacak hale gelmekledirler. İnsanların zihninde başlayan bu erozyon, davranışa yansımaktadır ve bu gelişme iktisadi hayatla da kendisini göstermekte; en kolay şekilde, en kısa sürede, en çok kazanmak amaç haline gelmektedir.


Evvela gençlerimize, elbette önce yüksek öğretim gençliğine örnek olacak bir yeni anlayışı benimsetmek zorundayız. Bu yeni anlayış bu ülkeler bir gün sorunlarını çözecekse, bu sorunlar iktisadi olabilir, sosyal olabilir, teknik olabilir, bu çözüm süreci çok çalışmakla, çok emek vermekle, çok zihin yormakla ve ülkenin, bölgenin sorunlarını düşünmekle başlayacaktır. Eğer, insanlarımızı, gençlerimizi bu anlamda yetiştiremezsek, nasıl hedefler ortaya koyarsak koyalım bunlara ulaşmak fevkalade zordur.

İktisadi hayatta yaygınlaşan bir durumu bu konuda örnek teşkil etmek üzere vermek istiyorum. Bugün, vergisini ödeyen, meşru kazancı kendisine ölçü olarak alan, hakkaniyet kuralına uyan bir insan mevcut iktisadi şartlar içerisinde bir haksız rekabetle karşı karşıyadır. Çünkü, rekabet ettiği insanlar, kendilerini hiçbir kayda tabi görmüyor.

Kanuni ve ahlaki kaidelere uyan bu insanların iktisadi bakımdan geri kalmadan evvela onların zihinlerinde, sonra davranışlarında bir kısım değişmeleri beraberinde getirecektir. Bunun önüne geçmek zorundayız.

Bu toplumda, meşru kamu vicdanına uygun ahlaki değerlere bağlı olarak yaşamayı: çalışma hayatına, sosyal hayatta ve aile hayatına yeniden getirmek durumundayız.

Bu sorunu eğer ihmal edersek, bugün karşımızda bulunan siyesi, ekonomik ve sosyal sorunların, ileride çok daha büyük boyutlar kazanarak ortaya çıkabileceğini söylemek yanlış olmaz. Ben bu konuda toplumun çok yara aldığı düşüncesindeyim. Çünkü bu konunun ihmal edildiğine, önemsenmediğine, iyi bir örnekler verilmediğine şahit oluyorum. Ancak yapılacak şeylerin bitiğini de söylemiyorum. Aydın kesimin bu önemli meseleye sahip çıkacağına inanıyorum ve toplumun sağduyusuna güveniyorum.

-Teşekkür ederim. Şimdi izin verirseniz bir başka konuya geçmek istiyorum. Son günlerde, özellikle entelektüel, sol kesimde bir tartışma yaşanıyor. Tartışmanın başlığı sizin de bildiğiniz gibi “ikinci cumhuriyet” diye isimlendirilen bir kavram.

Bu tartışmayı başlatanlar “… Türkiye’nin gelişen dünya ve bölge koşullarına uygun bir biçimde ve radikal bir bakış açısı yeniden yapılandırılması gerekir…” cümlesiyle özetleyebileceğimiz bir çıkış yaptılar.

Bu çıkışla başlayan tartışma giderek şiddetlendi; entelektüel sol kesimin dışında bazı kişiler de bu tartışmaya katıldılar. Şimdi bu tartışmanın bir tarafında, -ki tartışmayı başlatan bunlar- 1923’te dikilen elbisenin artık dar geldiğini, yeni ölçülere uygun geniş bir elbisenin dikilmesinin zaruret hâlini aldığını; bu bağlamda bazı kavramların sorgulanmasının ve sivil toplum yaklaşımının geliştirilmesinin gerektiğini ileri süren insanlar var.

Diğer tarafta ise bu görüşlere karşı statükoyu alabildiğine savunan ve bu savunma çerçevesinde 1923 rejiminin artık yıpranmış, önemini ve güncelliğini yitirmiş bazı değerlerine sahip çıkmak durumunda kalan insanlar var.

Şimdi biz sizi bu tartışmaya davet etsek ve “görüşlerinizi alabilir miyiz..” desek, neler söylerdiniz, bu tartışmanın neresinde yer alırsınız gibi çok keskin bir soru sormak istemiyorum; sadece tartışma ile ilgili neler söyleyebileceğinizi merak ediyorum. Çünkü biraz önceki konuyla bu tartışmayı ilişkilendirmek mümkün, şöyle ki: işte tartışmanın birinci tarafında yer aldığımızda yeni bir yapılanma öngörmüş oluyoruz ki: bu yapılanma sadece iktisadi unsurlar içermiyor. işin içinde kültürel boyut da var, geleneksel yapının korunması da var…

Evet sayın hocam, bu çerçevede siz neler söyleyebilirsiniz?

-Tabii sorunuzun çok değişik yönleri olduğunu belirtmek isterim. Bu itibarla uzun izahlar yerine, genel olarak kısa bir cevap vermekle yetinmek durumundayım.

Türkiye, çok uzun bir dönemden beri -yani sadece 1923’den beri değil, ondan çok daha önceleri- “batı” karşısında niçin gerilediğini niçin kaybettiğini kendisine sormuş ve bunun bir kısım cevaplarını da bulmuştur. Ama neticede bulduğu cevaplara rağmen, geri kalmışlıktan kurtulup arzu ettiği gelişme seviyesine ulaşamamıştır.

Batı karşısında askeri alanda ve ülke topraklarının kaybedilmesiyle sonuçlanan gelişmeler. Anadolu topraklarında yeni bir Türk devletinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır. Bu yeni devletin kuruluşunda “batı” normlarının bu anlayışla devlet yeniden kurulmuştur.

Bir toplumun sürekli olarak aynı şartlar içerisinde kalması beklenemez. Yani sosyal bünye, çok yönlü bir gelişme içerisindedir. Bugün aradan geçen uzun zaman içerisinde Türk toplumu elbette çok önemli gelişmeler göstermiştir – ekonomik olarak, teknik olarak, demokratik yapılanma olarak ve dış politikadaki ağırlığı olarak- ve dün pek düşünemediği, pek ihtimal vermediği yeni gelişmelerle de karşı karşıyadır…

Dolayısıyla, bugün ülkemizdeki insanlar, dünyadaki gelişmelerden de etkilenerek, düne göre, düşünce, fikir, inanç ve ifade hürriyeti konularında, demokratik haklar ve uygulamalarında daha geniş ve daha esnek bir anlayışa ulaşmıştır. Bu gelişmenin, resmi anlayışı etkilemesi ve toplumsal gelişmenin doğrultusunda, yeniden bir yapılanmanın ortaya çıkmasını bekleyebiliriz.

Zaman içerisinde fiili gelişmelerin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak gerek mevzuat ve işleyiş olarak gerekse kurumsal yapılanma olarak fiili gelişmelerin bir nebze gerisinde kalındığı görülüyor.

-Yani, fiili gelişmenin: hukuki gelişmeyi, idari örgütlenmeyi de beraberinde getireceğini mi söylüyorsunuz?

Bir bakıma öyle. Zaten dünyadaki gelişmeler, insanlarımızın kültürel ve eğitim seviyesindeki artış, iktisadi ilişkilerimizin yaygınlaşması, bazı ‘organizasyonlar içerisine girmemiz, bazılarına öncülük etmemiz, bazılarını şu anda tasavur etmemiz ve planlamamız yeni bir anlayışı gerekli kılacaktır. Bu anlayış, fiilen kendisine bir yola çarken, hukuki sistemde ve idari yapıda değişmeyi zorlayacaktır.

-Sayın hocam, çok teşekkür ederiz, sağolun. Bizim sorularımız burada bitiyor, ama sizin vermek istediğiniz bir mesajınız olabilir. Bu nedenle son bir kez daha size mikrofon tutmak istiyoruz.

-İçinde bulunduğumuz şartlar ve ortaya çıkan gelişmeler itibariyle, üniversite konusu bizi çok meşgul ediyor. Bu konuda ilave birkaç cümle söylemek istiyorum.

Bizler fakültede çalışan öğretim üyeleri olarak, Sakarya Üniversitesi’nin, bölgemize ve ülkemize önemli katkılar sağlayabilecek şekilde bir gelişme göstermesini en çok arzu edenleriz. Bu konuda üzerimize önemli görevler düşeceğini de biliyoruz. Ancak, bu gelişme, ne sadece rektörün ne de öğretim üyelerinin gayretleriyle sağlanamaz, herkese çok büyük görevler düşüyor, siz Adapazarı’ndaki ticaret ve sanayicilerin temsilcisi olan bir kurumda çalışıyorsunuz ve o kurumun çıkarmış olduğu bir gazetenin elemanlarısınız, ben bu noktadan hareketle Sakarya’nın ticaret adamlarına, sanayicilerine ve işadamlarına şu mesajı iletmek istiyorum: Üniversite konusunda onlara da önemli görevler düşmekte. Onların kuruluş aşamasında yapacağı katkılar, maddi ve manevi destekler üniversitenin gelişmesini hızlandıracak, işbirliği imkanlarını artıracaktır. Daha sonra bu işbirliğinin bir kısım idari, ekonomik ve teknik alanlarda müspet sonuçlarını bu bölge deki işletmeler üzerinde görmeye başlayacağız. Bu itibarla, kuruluş döneminde Adapazarı Ticaret ve Sanayi Odası üyelerinin üniversiteye sahip çıkmasını bekliyoruz.



“… Sakarya’nın sanayicilerine ve iş adamlarına şu mesajı iletmek istiyorum: Üniversite konusunda onlara da önemli görevler düşmekte, kuruluş aşamasında yapacakları katkılar, maddi ve manevi destekler üniversitenin gelişmesini hızlandıracak; üniversite-sanayi işbirliğini güçlendirecek…”


Ben bu vesileyle tüm Sakaryalılara da seslenmek istiyorum: Sakarya Üniversitesi, evvela bu bölgenin insanlarına hizmet verecektir. Sakaryalı’ların bir kısmı bu yeni müessesede çalışacak, bir kısmı çocuklarını okutacak, meslek sahibi yapacak, bir kısmı mal ve hizmet satacak, bir kısmı ise işletmelerinin teknik, idari ve ekonomik sorunlarının çözümlenmesini üniversiteden bekleyecektir. Bu yönlerde vereceği hizmetlerin herkesi memnun etmesi, yani çalışanların, okuyanların ve bölge insanlarının Sakarya Üniversitesi’nden onur duyması, kuruluş döneminde üniversiteye sahip çıkılmasına, maddi-manevi destek verilmesine bağlı olmaktadır.