Bu sayfa, Doç. Dr. Nedim İpek’in Sakarya İli Tarihi I Ciltte Bulunan “Sakarya’ya Türk Göçleri” Adlı Bölümdeki Metinlerden oluşturulmuştur. Bu bölümü Sakarya Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Sakarya Koleksiyonu’nda bulunan E-Kitaptan okuyabilirsiniz. 

I. Göç, Türk Göçleri ve Sebepleri

Göç kişilerin yerleşmek amacıyla bir iskân ünitesinden diğerine giderek meydana getirdikleri yer değiştirme hareketidir. Bu hareket iç ve dış göç olmak üzere ikiye ayrılır. İç göç, bir devletin sınırları dahilinde gerçekleştirilen göçlerdir. Dış göç ise, ülke sınırlarını her iki yönde aşarak meydana gelen nüfus hareketleridir. Bu tür göçler iki farklı terimle karşılanır: Bir ülkeden başka bir ülkeye yönelik göç hareketine, nüfus kaybına uğrayan devlet açısından dışa göç, göçmenin yerleştiği ülke açısından içe göç denir.

Göç hareketini, katılanların sayısını dikkate alarak münferit göçlerveya kitle göçleri diye bir tasnife tâbi tutmak mümkündür. Birkaç kişilik küçük grupların farklı sebeplere istinaden yaptıkları göçlere münferit göç denir. Savaş, ihtilâl, isyan ve tabiî afetleri müteakiben kişilerin kitleler halinde yer değiştirmesine ise kitle göçü adı verilir.

Göçe karar verenin kimliğini göz önünde tutarak yeni bir tasnif yapmak da mümkündür. Eğer kişi veya grup, herhangi bir kişi ve kurumun zorlaması olmaksızın kendi rızasıyla daha iyi yaşam koşullarına kavuşmak amacıyla göç etmeye karar vermişse, meydana gelen bu göçlere serbest göçler; kişinin meskûn olduğu bölgede yaşayabilmesi için gerekli asgarî şartların ortadan kalkması halinde yapılan göçlere mecburi göçler denir.

Göç hareketini gerçekleştiren kişiye genel olarak göçmen denir. Bununla birlikte göçmenler, göç sebeplerine göre farklı terimlerle tanımlanır. Nitekim, göçmen kelimesi Türk göç tarihinin kaynaklarında muhacir, mülteci, üsera-yı muhacirin, ev göçü, harikzede ve istilâzede gibi terimlerle karşılanmıştır.

Kişiler, beslenme, can ve mal emniyetini sağlama, barınma, nesebini arttırma ve kültürel varlığını koruma gibi temel ihtiyaçlarını karşıladığı coğrafya ve mekânda yaşamını sürdürür. Bu unsurlardan birini veya bir kaçını temin edememesi halinde bulunduğu mekânı terk ederek daha iyi koşullarda yaşamını sürdüreceğini umduğu yere göç eder.

Anadolu’ya yönelik dıştan içe göçün temel sebebini Batılıların Osmanlı’ya karşı izledikleri Şark siyasetinde aramak gerekir. Batının asıl hedefi Avrupa ve Anadolu’da Türklere hayat hakkı tanımamak, onları en azından yaşadıkları yerlerden koparıp atmaktı. Türkiye’ye yönelik göç hareketleri bu gibi devletlerin istilâ emellerinden doğan savaşlarla başladı. 1683’den sonra Türk ordusunun çekildiği sahada yaşayan Türkler ocaklarını ve yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Oysa diğer devletlerin orduları geri çekilirken, ahalisi meskûn oldukları yerlerde kalmış, göç etmeye ihtiyaç duymamıştı.

XVIII- XX. yüzyıllar arası Anadolu’ya gelen Türklerin büyük bir çoğunluğu Kırım ve Balkan göçmenidir. Nüfusunun tamamı Müslümanlardan oluşan sahalar doğrudan işgal edilirken, Türk nüfus oranı %50 veya altında bulunan yerlerde millî devletlerin inşası plânlandı. Bu nedenle, Kırım ve Kafkaslar Rus işgaline maruz kalırken, Balkanlar’da millî devletler kuruldu. Gerek Rusya, gerekse yeni idareler, yukarıda açıklanan sebepler ve kurulan devlet teşkilâtlarının millî devlet olarak ayakta kalabilmesi için etnik ve kültürel açıdan nüfus çoğunluğuna sahip olmaları gerektiğine inanıyorlardı. Bunu sağlamak için de Türkler göç etmeye zorlanacaklardır. Göçürme politikasında başarıya ulaşmak için Türk toplumuna karşı nüfusun diğer unsuru silâhlandırılmaktaydı. Bu şekilde tamamen savunmasız hale getirilen grubun elindeki taşınır taşınmaz mallar gasp ve yağma edilmekte, kendilerine manevi ve ağır vergiler koymak suretiyle ekonomik baskı yapılmaktaydı. Bu ortamda, can ve mal güvenliği kalmayan Türk toplumu çareyi göç etmekte bulacaktır.

Millî devletler liberal veya tarihî milliyetçilik esasına dayalı olarak kurulurlar. Millî devletler içinde bulundukları ortama ve şartlara göre farklı tarzlarda oluşurlar. Birincisi: Burjuva sınıfının ticareti geliştirme ve idarede söz sahibi olma isteği sonucu kurulan devletlerdir. Batı Avrupa devletleri genelde bu tarzda ortaya çıktı. İkincisi: Türkiye veya Cezayir örneğinde olduğu gibi emperyalist devletlere karşı kurtuluş mücadelesi veren milletlerin kurduğu devletlerdir. Üçüncü grubu ise emperyalist devletlerin çıkarları doğrultusunda şekillenen ve kurulan millî devletler oluşturur. XIX. yüzyılda kurulan Balkan devletleri üçüncü gruba girer.

Emperyalist devletler tarafından çıkarları doğrultusunda kurulan sözde millî devletlerde devlete adını veren toplumun her zaman çoğunlukta olduğu görülmez. Bazen farklı etnik unsurları içinde barındıran coğrafyada nüfusun yarısı kadar olan, hatta azınlıkta bulunan toplumun hakimiyetine dayalı sözde millî devletler kurulabilmektedir. Bulgaristan Emareti bu devletlerden birisidir. Bu şekilde millî bir devlet kurdurulan bir toplum hakimiyeti kaybetmemek için ilk fırsatta çoğunluğu ele geçirmeyi arzu eder ve bu tarzda politikalar geliştirir.

XVII. yüzyılın sonlarından itibaren Türk hakimiyetinden çıkan topraklarda mukim MüslümanlarTuna nehrinin güneyine iltica ettiler. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı öncesi Kazan, Güney-Volga, Kuzey Kafkasya ve Don havalisinde yaşayan Türk toplulukları, diğer Müslüman unsurlarla birlikte geniş bir tehcire tabi tutuldular. Kırım, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Osmanlı hakimiyetinden çıktı ve 1783’de Rusya’nın işgaline maruz kaldı. Rusya’nın izlediği siyaset neticesinde Kırım Türkleri, Osmanlı Devleti’ne iltica ettiler. XIX. yüzyılın başına kadar bu bölgeden gelen göçmen sayısının üç yüz ile beş yüz bin arasında değiştiği tahmin edilmektedir1. Türklerin boşalttığı yerler Rus, Alman, Bulgar ve sair Hıristiyan kolonyal topluluklar tarafından dolduruldu. Söz konusu nüfûs hareketleri neticesinde Türklerin genel nüfustaki oranı %35’e indi. Kırım’daki Slav nüfusu ise 1926’da %42’ye ulaştı2

Balkan topluluklarının Osmanlı’ya karşı isyanları ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nı müteakip işgal edilen sahalarda meskûn Müslüman ahali kitleler halinde İstanbul’a iltica etmek zorunda kaldı. Türk göç tarihinin en önemli halkalarından birini ise Doksanüç muhacereti oluşturur. 1877-1878 Savaşı ile Bulgaristan Devleti fiilen oluşturulmaya başlandı. Karşılaşılan en önemli engel sahanın etnik yapısıydı. Zira, Bulgar nüfus azınlıktaydı3. O halde, kısa zamanda gerçekleştirilmesi gereken şey bu coğrafyada yaşayan Bulgar olmayan nüfusu yok etmek suretiyle Bulgarları çoğunluk hale getirmekti. Hedefe ulaşmak için Türk nüfusu yok etme metodu tercih edildi. Bu siyaset, daha savaşın başında uygulamaya kondu. Türk halkına karşı Bulgarlar silâhlandırıldı. Bulgar, Rus ve Kozaklar müşterek bir kitle imha harekâtı başlattılar. Rumeli’de 500.000 kişi katledildi, katliamdan kurtulanlar ocağını ve yurdunu terk ederek göç etmek zorunda kaldılar4.

Doksan üç Harbi sonrası Osmanlı Devleti’ne sözde bağlı Bulgaristan Emareti kuruldu. Berlin Antlaşması ile azınlık olarak tanımlanan Türklere, Bulgar anayasası ile siyasî ve medenî haklar tanındı. Savaş esnasında gerçekleştirilen katliam ve göçlere rağmen yeni idarenin hakimiyeti altında büyük bir Türk nüfusu bulunmaktaydı. Bu nüfusu yok etmek için dünya kamu oyuna rağmen açıktan kitle imha siyasetini sürdüremeyen Bulgaristan, Türkleri anayasa ile tanınan siyasî haklardan mahrum bırakmak, Müslüman topluma ait dinî ve vakıf eserlerini tahrip etmek, Türklerden daha fazla vergi tahsil etmek gibi baskı ve şiddet metodunu kullanmaya başladı. Ancak, şiddet kişiyi geçici olarak sindirebilmekteydi. Şiddete maruz kalan kişi veya toplum millî özelliklerini telkin veya irsiyet yoluyla gelecek kuşaklara intikal ettirdiklerinden bu yolla kalıcı bir çözüme ulaşmak mümkün gözükmez. Tarihî tecrübe asimilasyon politikasının da kısa zamanda istenen sonucu vermediğini gösterir. Hele farklı bir dine mensup olan büyük bir kitleyi kısa bir zaman dilimi içinde özümsemek mümkün değildir. Zira, bir ülkenin etnik ve nüfus yapısı tarihin coğrafya üzerindeki tesirinin bir sonucudur. Bu gerçeği bilen Bulgar idaresi söz konusu baskı ve şiddet metoduyla henüz Bulgaristan’da bulunan Türk toplumunu Anadolu’ya göçürmek suretiyle yok etmeyi plânladı. Bu siyasette de günümüze kadar oldukça başarılı olduğu anlaşılmaktadır. Netice itibarıyla 1877-1911 tarihleri arasında yaklaşık 1.300.000 kişi Balkanlar’dan henüz Türk hakimiyetinde bulunan topraklara göçmek zorunda kaldı.

Balkan Savaşı’nda yaklaşık olarak 200.000 Müslüman öldürüldü5. Savaş ve sonrasında OsmanlI hakimiyetinden çıkan yerlerdeki Türklerin hemen tamamı göç etti. 1908-1918 tarihleri arasında gelen göçmenlerin sayısı resmî istatistiklere nazaran 450.000 kişidir6. Diğer bölgelerden gelenleri de hesaba katarsak göç edenlerin miktarı bir milyonu bulur7. Söz konusu göçmenlerden ne kadarının Bulgaristan’dan ayrıldığını net bir şekilde ifade etmek mümkün değildir. Bununla birlikte, VValtschoffe göre, söz konusu göçler neticesinde 1912 sonrasında Bulgaristan’da 500.000 Türk kalmıştı8. Bunların bir kısmı da Türk sınırına firar ederek iltica talebinde bulunuyordu9. 1923-1949 arası Bulgaristan’dan göç edenlerin sayısı 220.000’i aştı10.

Bulgar nüfusunun artış oranı Türk nüfusa göre azdır”. Türk nüfusu, artış hızının fazla olması sonucu 1950’lerde 1.170.000’e çıktı. Bulgar idaresini korkutan husus Türklerin ülke nüfusu içerisindeki payının %10 limitini aşmasıydı. Bu çerçevede Bulgaristan’da Türk topluluğunun nüfus artış hızı, hakim unsur Slavları gelecekte çoğunluğu yitirme kuşkusuna düşürdü. Bir diğer endişe kaynağı ise böyle bir nüfus yapısına rağmen Türkiye ile sınırdaş olmasından kaynaklanır. Zira, sosyolojik araştırmalar, bir ülkede yaşayan farklı bir grubun soydaşlarının sınır devletin kurucusu ve hakim unsuru olmasını potansiyel bir tehlike olarak görürler. Hatta, azınlığın soydaşının devleti kendisinden daha güçlü ise, bu kuşku onu tesirli tedbirler almaya dahi meylettirebilir. Bu düşüncelerden hareketle Bulgar makamları Türk toplumunun böyle bir harekete geçip geçmeyeceğini araştırmaksızın insan haklarına aykırı bazı uygulamalarda bulundu. Bunun amacı ise fazlalaşan Türk nüfusu göçürmekti. Neticede 1950-1951 ’de 156.000 Türk Türkiye’ye göçürüldü12. 1923- 1960 yılları arasında Bulgaristan’dan 374.478 göçmen geldi13. Şubat 1953’de Türk-Bulgar sınırı yeniden açıldıktan sonra Bulgaristan artık Türk göçüne izin vermedi. Bu tarihten sonra Türkiye ile Bulgaristan arasında imza edilen Yakın Akraba Göçü anlaşmasına (1968) kadar Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç olmadı. Bu anlaşma gereğince Bulgaristan’dan on yıl içinde yaklaşık 130.000 göçmen geldi14. Netice itibarıyla 1923-1989 yılları arasında yaklaşık 660.000 Türk Bulgaristan’dan Türkiye’ye iltica etmek zorunda kaldı. Bulgaristan’ın göçürme politikası neticesinde Türk nüfusunun payı 1887’de %19.2, 1892’de %17.2, 1900’de % 14.4, 1934’de % 10.2, 1965’de %9.1’e indi15. 1992 Bulgar istatistiklerine göre ülke dahilinde Türklerin genel nüfus içindeki payı %12.7’dir16. Bulgaristan’ın nüfusu gerek dışa göç, gerekse doğum oranlarının düşük olması sebebiyle hızla azalmaktadır, örneğin, 1985’de 8.849.000 olan nüfus doğum oranlarının düşük olması ve 1989’da Bulgaristan Türklerinin kitlesel boyutta Türkiye’ye göçürülmeleri sebebiyle 1995’de 8.384.700’e kadar geriledi17.

Netice itibarıyla, Bulgaristan farklı etnik unsurların yan yana yaşadığı bir coğrafyada kuruldu. Bulgaristan’ın kurucuları ve idarecilerinin hedefi Bulgar nüfusu çoğunluk hale getirmekti. Bulgaristan bu hedefe iki yol ile ulaşmaya çalıştı. Birinci yol: Bulgaristan’daki Türkleri yok etmek ve dışarıdaki Bulgarları ülke dahiline çekmektir. Bu hedefe ulaşmak için savaş dönemlerinde Türk nüfus katledilirken barış döneminde göçürme metodu uygulandı. Bu uygulamalar sonucu Türk nüfusunun genel nüfus içerisindeki payı % 10’ların altına çekilebildi. Ancak, Türk nüfus artış hızı yüksek olduğu için tamamen yok edilemedi.

Yunanlıların hedefi, çok milletli yapıya sahip olan topraklar üzerinde tek millete dayanan bir devlet kurmaktı. Bu fikir Yunanlıların hamisi olan devletler tarafından da kabul edilince, Türklere göç yolları gözüktü. Kuruluş sonrası Megali Idea’nın ilk hedefi Teselya, Epir, Makedonya, Trakya ve Ege Denizi’ndeki adaları Yunanistan’a dahil etmek, ikinci aşamada dünyadaki bütün Helenlerin bağımsız yapılması ve birleştirilmesiydi. Dışarıdaki Helen nüfusu Yunanistan’a göçürmek söz konusu dahi edilemezdi. Yunanistan’ın önünde, Megali Idea’yı ve enosisi gerçekleştirmek için iki seçenek vardı: Birincisi katliam ve soykırım metodu, İkincisi ise göç idi. Mora isyanı esnasında isyan sahasındaki Türkler katliama maruz kalır hayatını kurtarabilenler ise kurtuluşu göç etmekte bulurlar. Bu uygulamalar sonucu Yunanistan, kuruluş aşamasında nüfus açısından mütecanis bir yapıya kavuştu. Nüfusun bu yapısı sınır değişikliklerinde bozuluyordu. Dolâyısıyla, Yunanistan her defasında aynı metoda baş vurdu. Netice itibarıyla, Yunanistan’ın kontrolüne geçen sahada OsmanlI hakimiyeti döneminde yaklaşık 900.000 Türk yaşamaktaydı. Bunun yarısı 1923 öncesi ülkeyi terk ederek Anadolu’ya göç etti. Mübadele antlaşması çerçevesinde ise 400.000 ile 500.000 civarında Müslüman Türk göç etti’8. 1934-1980 arası Yunanistan’dan 43.788 kişinin Türkiye’ye iltica ettiği tahmin edilmektedir19.

Benzer siyasî politikaları Sırbistan’da da tespit etmek mümkündür. Kırsal alanda yaşayan Müslümanlar daha, XVIII. yüzyılın başından itibaren genel bir güvensizlik psikolojisi içerisinde kalelere çekildiler. 1830 fermanı ile Müslümanlara Sırbistan’da kalma veya bir yıl içerisinde terk etme imkânı tanındı. Bu fermanı duyan Belgrat’taki Müslümanlar panik içerisinde mallarını yok pahasına Sırplara satarak göç yollarına düştüler. Kalanlar katliama veya din değiştirmeye maruz kaldı. Sırp Prensliği, tüm imkânlarını kullanarak Türkleri bölgeden kaçırtma politikasını etkin biçimde uyguladı. 1862’de Kanlıca Milletlerarası Konferansı’nda sivil Müslüman ahalinin Sırbistan’ı terk etmesi kararlaştırıldı. Birkaç yıl içerisinde yaklaşık 8.000 Türk göç etti. Geride 5.000’e yakın Müslüman kaldı. Bu sayı Doksanüç Savaşı’nı müteakip sınırların büyümesi ile 10.000’e çıktı. Balkan Savaşları sonucu Yenipazar Sancağı, Kosova ve Makedonya’nın batı bölümünün Sırbistan’a dahil edilmesiyle Müslüman nüfus 500.000’i aştı20.

1 Aralık 1918’de Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı kuruldu. Müslüman göçü 1918 sonrasında oldukça yavaşladı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Yugoslavya idaresinin yüz dekardan büyük emlâke sahip olanların topraklarına el koyması, ticaretin tahdit edilerek esnafın malının müsadere edilmesi, işçilere ideolojik ayırım yapılması, Türklerin yüksek oranda vergiye tabi tutulması, Türk gelenekgörenek ve inançlarına saygı duyulmaması, Türklerin Slavlarla evlenmeye veya Sırp köylerine iskâna mecbur edilmesi gibi uygulamalar nüfus hareketini yeniden hızlandırdı ve 1950-1958 yılları arasında 104.372 göçmen geldi2′. Netice itibarıyla, 1923-1960 yılları arasında Yugoslavya’dan 269.101 kişi göç etti22.

Türkler, Romanya’nın Dobruca bölgesinde yoğunlaşmış durumdaydılar. Doksanüç Harbi’nde 90.000 Türk, Dobruca’dan Türkiye’ye göç etmişti. Göçler, savaş sonrası münferit bir tarzda devam etti. 1878-1912 tarihleri arası Müslümanların Hıristiyan idaresinden rahatsız olması, yeni toprak mülkiyeti rejimi, 1883 tarihli mecburî askerlik kanunu, Türklerin kamu hizmetine alınmaması, 1899 kıtlığı, Rumen iskânı ve Türklerin siyasî haklardan mahrum kalışları gibi sebeplerden dolâyı göçler münferit bir tarzda devam etti. Göç, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı esnasında yine kitlesel bir boyut kazandı. Cumhuriyet döneminde de göçler devam etti. Bu dönemde Türkiye Romanya’dan Türk göçünü teşvik edici bir politika izledi. Eylül 1936 tarihinde Türkiye ile Romanya arasında Dobruca’daki Türk ahalinin göçünü tanzim eden bir antlaşma imza edildi. Bu antlaşmanın neticesinde 1935-1939 tarihleri arasında yekûn 64.570 kişi göç etti23.1923-1960 arasında Romanya’dan iskânlı ve serbest olmak üzere 121.351 Türk göçtü24.

Birinci Dünya Savaşı esnasında Rus istilâsına maruz kalan Erzurum, Gümüşhane, Trabzon, Van ve Bitlis vilâyetlerinde Ermeni çeteleri bir milyonu ışkın Müslüman’ı katletti. Bu katliamdan kurtulabilen Türkler ırz ve can güvenliğini temin maksadıyla henüz işgal edilmemiş yerlere iltica ettiler. Resmî makamlar söz konusu göçmenleri Şark mültecisi terimi ile tanımladı. Bunların yaraları henüz sarılamadan Türk toplumu yeni bir mülteci meselesiyle tanışacaktır. Bu sefer, Yunan işgal kuvvetlerinin Batı Anadolu ve Doğu Trakya’da Rumlar lehine bir nüfûs ihtilâlini gerçekleştirebilmek amacıyla Türk nüfûsa reva gördükleri soykırım hareketinden kurtulmak isteyen Türk halkı can havliyle iç Anadolu’ya iltica edecektir.

Maria Todorova’nın dikkat çektiği üzere Batı Avrupa XII. yüzyıldan beri genel bir homojenleştirme siyaseti takip etti. Bu çerçevede İngiltere’den Yahudiler, Ispanya yarımadasından Yahudi ve Müslümanlar sınır dışı edilirken, Fransa veAlmanya’da gerçekleştirilen din savaşları sayesinde ve güçlü hanedan devletlerinin etkisiyle gelecekteki ulus devletlerin temeli atıldı. Batı Avrupa XX. yüzyıla kadar etnik ve dinî homojenlik ve disiplinli bir toplum ortaya çıkardı. Ulus devlet ve demokrasi anlayışlarını ve uygulamalarını bu değerler kütlesi üzerine oturttular. XIX. yüzyılda Balkanlar’da da aynı politikalar uygulamaya kondu. Neticede, ortaya çıkan dramatik nüfus hareketlerine rağmen Balkan ülkelerinden hiçbiri AvrupalI ulus devletin arzulanan etnik ve dinî homojenliğine ulaşamadı25.

Balkan devletlerinin söz konusu politikasına karşılık, II. Abdülhamid Türk sınırları dışında kalan Balkan topraklarında meskun Türk ve Müslüman nüfusu OsmanlI devletinin emniyet unsuru olarak telâkki etti. Bu nedenle Balkan devletlerinden Anadolu’ya yönelik kitle göçlerine izin verilmedi. Bununla birlikte, bu toplulukların bulundukları yerlerde can güvenliği sağlanamayınca hilâfetin gereği olarak münferit göçe izin vermek zorunda kaldı. Cumhuriyet döneminde iskân dairesine millî hudutlar ve Türk vatandaşlığı haricinde kalan Türklerin Anadolu’ya getirilip yerleştirilmesini kolaylaştırması yönünde talimat verildiği anlaşılmaktadır. Zira, bu uygulama hem söz konusu nüfusun ve hem de Türkiye’nin menfaatine bulunur. Bu çerçevede kendi isteğiyle gelen kişiler istedikleri yer ve bölgede yerleşmek imkânına kavuşurken, Türk hükümetinin yardımını talep edenler ise kendilerine gösterilen yerlerde yerleşeceklerdi30. Cumhuriyetin ilk yıllarında ise sınırdaş ülkelerdeki Türklerin Anadolu’ya göçüne ilk etapta izin verilmedi. Ancak, ilerleyen yıllarda Türk makamları Türkiye’nin güçlü olduğu, en az 500.000 kişilik bir kitleyi barındırabilecekleri iddiasıyla kitlesel boyutta göçen Türkleri kabul ettiler31.

II- Sakarya’ya Yönelik Göçler A- Kırım ve Kafkas Göçmenleri 6 3 9 Balkan devletlerinin söz konusu politikasına karşılık, II. Abdülhamid Türk sınırları dışında kalan Balkan topraklarında meskun Türk ve Müslüman nüfusu OsmanlI devletinin emniyet unsuru olarak telâkki etti. Bu nedenle Balkan devletlerinden Anadolu’ya yönelik kitle göçlerine izin verilmedi. Bununla birlikte, bu toplulukların bulundukları yerlerde can güvenliği sağlanamayınca hilâfetin gereği olarak münferit göçe izin vermek zorunda kaldı. Cumhuriyet döneminde iskân dairesine millî hudutlar ve Türk vatandaşlığı haricinde kalan Türklerin Anadolu’ya getirilip yerleştirilmesini kolaylaştırması yönünde talimat verildiği anlaşılmaktadır. Zira, bu uygulama hem söz konusu nüfusun ve hem de Türkiye’nin menfaatine bulunur. Bu çerçevede kendi isteğiyle gelen kişiler istedikleri yer ve bölgede yerleşmek imkânına kavuşurken, Türk hükümetinin yardımını talep edenler ise kendilerine gösterilen yerlerde yerleşeceklerdi30. Cumhuriyetin ilk yıllarında ise sınırdaş ülkelerdeki Türklerin Anadolu’ya göçüne ilk etapta izin verilmedi. Ancak, ilerleyen yıllarda Türk makamları Türkiye’nin güçlü olduğu, en az 500.000 kişilik bir kitleyi barındırabilecekleri iddiasıyla kitlesel boyutta göçen Türkleri kabul ettiler31. Sakarya’ya yönelik nüfus hareketleri incelendiğinde, temelde dıştan içe göç ve iç göç olgusuyla karşılaşılır. Şüphesiz, bu göç hareketlerini birbirinden farklılaştıran unsurlar mekân ve sebeplerdir. İç göçler daha ziyade ekonomik olarak hayat standartlarını yükseltmek amacıyla ferdî veya gruplar hâlinde gerçekleştirilir. Dış göç veya içe göç ise yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere kişinin meskûn olduğu bölgede yaşayabilmesi için gerekli asgarî şartların ortadan kalkması halinde gruplar veya kitleler hâlinde gerçekleşir.

Sakarya’ya yönelik nüfus hareketleri incelendiğinde, temelde dıştan içe göç ve iç göç olgusuyla karşılaşılır. Şüphesiz, bu göç hareketlerini birbirinden farklılaştıran unsurlar mekân ve sebeplerdir. İç göçler daha ziyade ekonomik olarak hayat standartlarını yükseltmek amacıyla ferdî veya gruplar hâlinde gerçekleştirilir. Dış göç veya içe göç ise yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere kişinin meskûn olduğu bölgede yaşayabilmesi için gerekli asgarî şartların ortadan kalkması halinde gruplar veya kitleler hâlinde gerçekleşir.

Kırım ve Kafkas Göçmenleri

1783-1922 yılları arasında göç eden Kırım Türklerinin sayısı tahminen 1,800.000’dir. Bunun bir kısmı Adapazarı gibi küçük yerleşim birimlerine yerleştirildi32. Kafkas grupları içerisinde Karaçay Türkleri de Anadolu’ya göç eder. Resmî belgelerde Kafkas göçmenleri genellikle Kafkas veya Çerkeş adıyla anılır. Bu nedenle, Kafkasya üzerinden gelen Türk göçmen sayısını net tespit etmek imkânı yoktur33. Bununla beraber, Kafkaslar üzerinden gelen Türk göçmenleri ile ilgili arşiv vesikalarına tesadüf edilebilmektedir, örneğin, 1917’de 12 hanede 38 nüfus Ardahanlı mülteci Batum üzerinden İstanbul’a gelmişti. Söz konusu mülteciler 1922’de Adapazarı’na geçtiler. Artvin’in Türk sınırlarına dahil olması ile bunların kendi istekleri doğrultusunda memleketlerine iadeleri kararlaştırıldı.

Doksanüç ve Balkan Savaşı Göçmenleri

Söz konusu göçmenler ilk etapta geçici iskân bölgelerinde barındırıldılar. Geçici yerleşim bölgeleri ise İstanbul’un yanı sıra Anadolu’da iskân merkezi olan vilâyet merkezleridir. Neticede, kısa bir süre içerisinde İstanbul’da yoğun bir göçmen trafiği ortaya çıktı. Bu ise şehrin sağlık ve asayişini tehdit eder hale getirdi. Bunun üzerine göçmenlerin süratle Anadolu’ya sevk edilmesi kararlaştırıldı. Sevkıyata en yakın İdarî birimden başlanılmaktaydı. Neticede, İstanbul’a yakın olması dolâyısıyla İzmit kısa bir süre içerisinde göçmenlerle doldu, örneğin, 1883’de İstanbul’da Humbarahane’de mevcut göçmenlerin Bâbı Ali’ye karşı asayişi bozucu uygunsuz hareketlerde bulunacakları anlaşılınca çeşitli tedbirler alındı. Söz konusu göçmenlerden bir kısmı deniz yolu vasıtasıyla İzmit’e sevk edildi35, öte yandan, kitlesel göçün ardı alındıktan sonra Adapazarı’na göçmen şevki münferiden Balkan muharebelerine kadar devam edecektir, örneğin, Temmuz 1894’de bir hanede yedi nüfûs Köstenceli göçmen ve 1898’de sekiz hanede 53 Rumeli göçmeni Ankara treniyle iskân edilmek üzere Adapazarı ve Eskişehir’e sevk edildi.

7 Ağustos 1909 tarihli tezkireden anlaşıldığı kadarıyla göçmenlerin Rumeli’de yerleştirilmesinin kararlaştırılması ve yerleşime elverişli arazinin az olması gibi gerekçelerden dolâyı bölge göçmen iskânına kapandı. Temmuz 1909’a kadar Düzce ve Adapazarı taraflarına birçok göçmen yerleştirildiğinden iskâna elverişli arazi kalmamıştı. Bununla birlikte, akrabasının bulunduğu yerleşmelerde iskân edilmek isteyen göçmenlerin bölgeye gönderilmesine devam edilmekteydi.

Balkan Savaşları sonrası da Adapazarı’na göçmen şevki devam etti. İzmit ve Adapazarı’nda sevk ve iskân işini hususî memur ve komisyonlar yürüttü. Ayrıca, gönderildikleri vilâyetlerin iklimine ve havasına uyum sağlayamayan göçmenlerden bir kısmı İzmit ve çevresinde iskân edildi.

Muhacirin-i Üsera

Birinci Dünya Savaşı esnasında Almanlara esir düşen Rus ordusuna mensup Türk askerleri de mevcuttu. Osmanh Devleti, müttefikleri ile yaptığı anlaşma çerçevesinde Alman ve Avusturya’nın elindeki Müslüman Türk esirleri Türkiye’ye nakletmeye başladı. Gelecek olanlardan zanaatkârların güvenlik gerekçesiyle ikâmet sahaları değiştirilen gayr-i müslimlerin oluşturduğu İktisadî boşluğu doldurmak gayesiyle ihtiyaç nispetinde beldelere dağıtılacaktı. Kendilerine terk edilmiş emvalden dükkân, alet ve sanayi edevatı ile kredi verilecekti. Öte yandan, bunların göçmenler arasında bulunan dul kadın ve kimsesiz kızlarla izdivaçları teşvik edilecekti. Toplu iskân güçlüklere sebebiyet verdiğinden bunlar müteferrik olarak iskân edilip yerleştirilecekti. Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu şekilde 755 kişi Osmanlı tabiiyetine girmiştir. Bunlardan 99 kişi Adapazarı kasabasında, 63 kişi ise Firuzlu, Arslanbey, Tamlık, Söğütlü Sagir ve Cedit köyleri ile Sapanca nahiyesi sınırları dahilinde iskân edildi.

1948-1951 yılları arasında Unra- Unesco’nun gayretiyle Avrupa üsera kamplarından bin kadar Türk mülteci getirildi. Bunlardan 24 aile (45 kişi) Sakarya dahiline sevk edildi. Hepsi de münevver aydın olduklarından şehirde yerleştirildi.

Şark Mültecileri

Rusların Birinci Dünya Savaşı esnasında, işgal ettiği Trabzon, Erzurum ve Van vilâyetlerinde takip ettikleri politikaların bir neticesi olmak üzere Türk ahali batıya doğru çekilmeye başladı. Osmanlı vesikalarında bunlara Şark mültecileri adı verilmektedir. Şark mültecilerinin bir kısmı deniz yoluyla Sinop ve Bolu üzerinden güneye inmişlerdi. Geri çevrilmeleri halinde daha fazla sıkıntı çekecekleri düşünüldüğünden Bolu gibi bulundukları yerlerde geçici olarak iskânı zorunlu olarak tasvip edildi. Ancak, buralarda da bir sıkıntı başlayınca Bolu mülteci trafiğine kapandı, öte yandan, Şark mültecilerinin batıya geçmesini önlemek için tedbirler alındı. Buna rağmen, 58 Trabzonlu mülteci İzmit Mutasarrıflığı dahilinde yerleştirildi. 1920’de İzmit’teki mülteci sayısı 2.728 kadardı.

Yunan kuvvetleri 27 Mart 1921’de Adapazarı’nı işgal etti. Yunan işgali karşısında Adapazarı halkı şehri terk ederek Hendek- Düzce istikâmetine doğru göç etti. Gidecek bir yeri bulunmayan kimsesiz kadın ve çocuklar Iran Konsolosluğuna sığındı, işgal kuvvetleri, Adapazarı’nın çevresinde bulunan bazı köyleri yaktı ve halka baskı ve zulümde bulundu. Türk kuvvetleri 21 Haziran 1921’de Adapazarı’nı ele geçirdi43. Şehri yakarak geri çekilen Yunan kuvvetleri beraberlerine aldıkları Türkleri Adalara ve Tekirdağ’a gönderdiler. Söz konusu göçmenler, Hilâl-i Ahmer’in teşebbüsü sonucu Gül Cemal vapuruyla geri getirildiler. Bunlar pek sefil ve perişan bir haldeydi.

Mübadele ve Sonrası Gelen Göçmenler

Türk-Yunan Mübadele Sözleşmesi çerçevesinde göçmenlerin yerleştirileceği alanlar on bölgeye ayrıldı: Adapazarı, 7. alan olan İzmit, Bolu, Bilecik, Eskişehir ve Kütahya grubu içine giriyordu45. Adapazarı’nda yerleştirilecek göçmenler ilk etapta İstanbul ve İzmit limanına sevk edildiler. Lankaza, Karçova, Selânik, Dodanyan ve Kozana mübadillerinden 16.942 kişi Selânik limanından İzmit limanına Bandırma, Ankara, Kartal, Salih, Sürat, Antalya, Sakarya ve Arşipologos isimli vapurlarla taşındı46. Arşiv vesikalarından anlaşıldığı kadarıyla mübadeleye tabi köylerin ahalisi imkânlar ölçüsünde topluca sevk ediliyorlardı47.

İzmit 7. iskân mıntıkasının limanı konumundadır. Limana gelen göçmenler sağlık taramasından geçirilir, hasta olanlar hastanelere, yakınları tecridhaneye sevk edilirlerdi. Gelen göçmenler genellikle zayıf ve sefil bir durumda olduklarından hastalıklara karşı dirençsizdiler. Bu da göçmenlerin çabucak hasta olmalarına ve çocukların ise yeşil ishale yakalanmalarına sebebiyet veriyordu48.

7. İskân dağıtım merkezine gelen mübadillerden hali vakti yerinde olanlar kendi imkânları ile otelleri mekân tutarken, fakir olanları imkânlar ölçüsünde tanzim edilen misafirhanelere yerleştirildiler. Talimatname gereği üç gün iskân merkezinde tutulan göçmenler, daha sonra sürekli olarak yerleştirileceği şehir, kasaba veya köylere sevk ediliyorlardı49. Mübadilleri yerleştirme faaliyetlerinin devam ettiği dönemlerde Türk hükümeti başka bölgelerden gelen göçmenleri ilkesel olarak kabul etmiyordu. Bununla birlikte bir şekilde Anadolu’ya gelenlerin iskân yardımı almamak şartıyla elverişli yerlerde yerleşmelerine izin vermekteydi. Bu şekilde Adapazarı’nda yerleşen göçmenler mevcuttur50.

Toprağının verimli olması ve iş bulma imkânlarına sahip bulunması dolâyısıyla mübadele sonrasında da Adapazarı büyük bir göçmen akınına uğrar. 1950’ye kadar Romanya ve Bulgaristan gibi Balkan ülkelerinden kopup gelen göçmenlerin bir kısmı Adapazarı dahilinde yerleştirildiği anlaşılmaktadır51.1951- 1952 tarihleri arasında gelen Bulgaristan göçmenlerinden 600 ailenin Kocaeli bölgesine yerleştirilmesi plânlandı. Bunların yerleşimi henüz gerçekleşmeden, memleketin diğer yerlerine gönderilen lâkin buraları beğenmeyen 600 aile yerleşmek üzere vilâyet dahiline geldi. Söz konusu göçmenlerin büyük bir kısmı Adapazarı’na gönderildi52.

Tıto rejimi ile bağdaşmayıp Yugoslavya’dan Türkiye’ye serbest göçmen sıfatıyla akın eden göçmen ailelerinden bir kısmı da Sakarya dahilinde yerleştirildi55. Bunların sayısını tespit edemedik. Ancak, sözel kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, Manastır’ın Kınalı köyünde meskun 600 hanelik Türk kitlesi 1959 yılına kadar Türkiye’ye göçtü ve büyük bir kısmı Sakarya vilâyeti dahilinde yerleştirildi54. Başka illere gönderilen mülteci ve göçmenlerden bir kısmı da zamanla iskân yerlerini terk ederek Sakarya’ya kontenjan dışı yerleştirildiler.

F- İç Göç

Meskûn olduğu bölgede geçimini sağlayamayan kişiler, aile bireyleri ile veya yalnız başına başka bir bölgeye göç edebilmekteydi. Özellikle, iç kargaşanın olduğu, devletin nüfus ve iskân politikalarının değiştiği veya vergi imtiyazlarının kaldırıldığı dönemlerde sınır boylarında ikâmet eden halkın başka diyarlara göç ettikleri bilinmektedir. Trabzon vilâyeti dahilinden her sene birçok kişi aileleri ile birlikte yerleşmek amacıyla Adapazarı ve Düzce’ye giriş yapıyordu. İzinsiz gelen bu gibi aileler orman sahasına veya mücavir alanına yerleşmekteydiler. Bu şekilde bölgeye gelen Doğu Karadenizlilerin miktarı daha 1909’da 15.000’i bulmuştu. Bu ise ormanların tahribatını gündeme getirmekteydi. Nezaretin kesin tebliğine rağmen, Trabzon vilâyeti göçü önlemeye gayret etmemekte, gelenlerin iâdeleri bazı zorlukları ve ekstra harcamaları gündeme getirmekteydi55. Orman, Maadin ve Ziraat Nezareti’nden Dahiliye Nezareti’ne çekilen 3 Ağustos 1909 tarihli tezkirede Adapazarı kazası dahilindeki ormanlarda bulunan Ordulu ve Trabzonluların cami, mektep ve kulübe gibi binaları inşa ettikten sonra tahliyesinin hayli zorlaşacağı, bu nedenle söz konusu kişilerin yerleşmeye çalıştıkları ormanlık sahadan bir an evvel çıkarılarak iskâna elverişli bir bölgeye nakledilmesi istenmekteydi56. Bâb-ı Âli söz konusu sorunu çözümlemek için iki tedbire baş vurdu. Birinci tedbir, serhat ahalisinin öteye beriye dağılması sınır güvenliği açısından sakıncalı bulunduğundan Trabzon ve havalisi ahalisinin göç etmesinin önlenmesine çalışılacaktı. İkinci tedbir olarak, Trabzon’dan Adapazan’na gelenlerden ev ve yer tedarik ederek yerleşenler bulundukları yerlerde bırakılırken henüz söz konusu ihtiyaçlarını karşılayamamış olanlar memleketlerine iade edileceklerdi. Ancak, iadelerin bir takım harcamaların yanı sıra zorluk ve şikâyetlere sebebiyet vermemesi, istenmeyen bir olayın ortaya çıkmasına engel olmak için İzmit ve Bolu mutasarrıflıkları ile işbirliği yapılması, Trabzonluların kadim yurtlarına iade edilmesi ve orman dahilinde hiç kimsenin yerleşmesine izin verilmemesi istenir.

Sakarya’ya Sevk Edilen Göçmen Sayısı: Sakarya vilâyeti dahiline gönderilen göçmenlerin kesin sayısını tespit etmek çok güç bir meseledir. Zira. Osmanlı istatistikleri vilâyet veya sancak bazında tertip edilmiştir. Ayrıca, göçmen sevk yerleri yine İdarî birim bazında belgelere kaydedilmiştir. Doksanüç Savaşı sonrasında İstanbul dışından Anadolu’ya giriş yapan göçmenlerden dokuz bini aşkın kişi İstanbul’a uğramaksızın İzmit sancağına giriş yaptı. İstanbul’dan bölgeye sevk edilen göçmenlerle ilgili istatistiki bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte, 1897 yılına kadar İzmit sancağı dahilinde 46.463 göçmenin yerleştirildiğine dair arşiv kayıtları mevcuttur59.189O’lı yıllarda Adapazarı, Kandıra ve Geyve’de 330 konar göçer ve 12.171 Rumelili göçmen vardı60. Balkan Savaşı’nda bin haneyi mütecaviz göçmen Adapazarı’na sevk edildi ve ekseriyetle kasaba ve kısmen de köylerde yerleştirildi. Birinci Dünya Savaşı’nda ise 116 üsera-yı muhacirin Adapazarı ve çevresine iskân edildi.

Dahiliye vekilinin meclise sunduğu bilgiye göre Aralık 1924 yılına kadar İzmit’e sevk edilen mübadil sayısı 26.578 idi61. 1923-1960 yılları arasında Kocaeli vilâyetine 39.118 göçmen yerleştirildi. Şüphesiz bunun ne kadarının Sakarya vilâyeti dahilinde yerleştirildikleri bilinmemektedir. 1954-1960 arası Sakarya vilâyetine 1.638’i çiftçi ve 1.700’ü zanaatkâr olmak üzere toplam 3.338 göçmen sevk edildi62. 1956-1966 arasında muhtelif memleketlerden serbest göçmen vizesiyle 3.034 ailede 11.720 nüfus Türk vatandaşı olarak tescil edildi.

Arşiv kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Adapazarı dahilinde bulunan göçmenlerden bazıları yetkililere haber vermeksizin bir yerleşim biriminden bir diğerine firaren gidebilmekteydi. Bu gibi emrivakiler kabul edilmeyerek göçmenlerin önceki iskân yerine döndürülmesi yoluna gidilir64. Bazı göçmen aileleri ise resmî makamların bilgisi dahilinde başka vilâyetlere sevk edildiler, örneğin, Adapazarı’ndaki Metroviçe kasabası ahalisinden dört kişilik bir aile Kırşehir’e sevk edildi65, öte yandan, yurdun çeşitli köylerine yerleştirilen göçmenlerden bir kısmı iklimine uyum sağlayamama iddiasıyla tebdil-i mekân talebinde bulunabilmişlerdi. Bunlar iskân hakkından feragat etmek şartıyla tescil işlemlerini Adapazarı’nda gerçekleştirdiler.

Göçmen ilk etapta işsizdir ve sadece tüketicidir. Bu nedenle, kamuya maliyeti bir hayli yüksektir. Kamu sadece bu açıdan bile göçmenleri bir an önce yerleştirmek ve üretici konuma dönüştürmek zorunda hisseder kendisini. Göçmenlerin kısa sürede üretici konuma dönüştürülebilmesi için her şeyden önce özelliklerine uygun yerlere yerleştirilmesi, yani doğru ve isabetli bir iskân politikası izlenmesi gerekir. Göçmenlerin bir an önce yerleşip üretici bir toplum hâline gelmesi için plânlı ve programlı çalışılması gerekiyordu. Bunun için de hususi bir teşkilâta ihtiyaç vardır. Osmanlı’da Tanzimat dönemine kadar göçmen işleri ile meşgul olan özel bir kurum yoktu. Tanzimat döneminde yoğun bir göçmen akınıyla karşılaşılınca geçici komisyonlar vasıtasıyla soruna çözüm aranmaya çalışıldı. 1916’da merkez ve taşra birimlerinden oluşan Aşair ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umumiyesi ismiyle Dahiliye Nezareti’ne bağlı olmak üzere bir genel müdürlük ihdas edildi. Genel Müdürlük Millî Mücadele döneminde Sıhhiye ve Muavenet-i Ictimaiyye Vekâleti’ne bağlandı. Kasım 1923 tarihinde Mübadele, İmar ve İskân Vekâleti’ne dönüştürüldü. Ancak, 1924’de tekrar genel müdürlük hâlinde yapılandırıldı. Söz konusu kuruluşların taşrada ve bu arada İzmit’te temsilcileri veya şubeleri mevcuttu67. Göçmen teşkilâtının belirlediği esaslar doğrultusunda İzmit’e gönderilen göçmenlerin yerleştirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Türk bürokratları teorik olarak hali vakti yerinde olanlarla esnaf ve zanaatkârları şehirlere, çiftçileri ise köylere yerleştirmeyi benimsemişti. İskân faaliyetinin hedefi göçmeni en kısa zamanda üretici konumuna getirerek kendi ayakları üstünde durmasını sağlamaktı. Bunun için de köyde yerleşenlere konut, işletme binası ve tarımsal arazi verilmesi esastı. Şehirdekilere konutun yanı sıra işletme ve donatım kredileri verilebilmekteydi.

Türkiye’de, muhtaç afetzede veya göçmenlere toplum her zaman yardım elini uzatmıştır. Yardım şekli genelde hususi komisyonlara verilen aynî ve maddî yardımlardan oluşmaktaydı. Az da olsa özel piyesler ve konserler tertip edilerek hasılâtı yardıma muhtaç olan topluluklara dağıtılmaktaydı. Yardıma muhtaç olanlar fazla olduğunda uluslar arası yardım kampanyaları da tertip edilmekteydi. Özellikle Müslüman dünyasından yardım beklenmekteydi. Mübadele işine hâzineden yeterince tahsisat ayrılamayınca, hükümet yerli halkın yardımına müracaat etti. Taşrada mahallî yardım komisyonları kuruldu. Mübadele ve İmar Vekâleti’nin Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ile yaptığı 6 Mart 1924 tarihli itilâfnameye göre, ülke çapında toplanan bağışlar göçmenlerin ihtiyaçlarına sarf edilecek, açık hâzineden karşılanacaktı.

A- İaşe Yardımı

Yerleşim bölgelerinde göçmenlerin yiyecek ve iskân masrafları yerli ahali tarafından karşılanıyordu. Halkın yardım elini uzatamadığı fakir göçmenlere ise ilk hasadı elde edinceye kadar bir buçuk, iki yıl süreyle muhtar ve ihtiyar meclisleri vasıtasıyla hâzineden tayinat verilmekteydi, örneğin, 1880 yılında Şehremaneti, İzmit’e 5.000 kile zahire göndermekle vazifelendirildi. Yukarıdaki karara rağmen ilk hasadı alan göçmenlere de zaruret halinde yardım edildi.

Balkan Savaşı’nın oluşturduğu karışıklık ortamında göçmenler iaşe edilmeye çalışıldı. Ama düzen sağlandıktan sonra devlet ilgili komisyon vasıtasıyla, sadece ihtiyaç sahiplerinin iaşesini temin etmeyi sürdürdü7′. Yardıma muhtaç şark mültecileri de imkânlar ölçüsünde iaşe edilmeye çalışıldı. Bununla birlikte iâşelerinde düzensizlikler de yok değildi, örneğin, Karasu’da bulunan 500 kadar Sürmene, Of ve Hopalı mülteci adına Muhacir Komisyonu’na verilen istidada (23 Nisan 1918 ) Adapazarı, Ereğli, Düzce ve sair mahallerdeki şark mültecilerinin iâşeleri temin edilirken kendilerinin bundan mahrum kaldıklarını ifade ile bu durumdan şikâyetçiydiler.

Mübadillerin Türkiye’ye gelişlerinden geçimlerini temin edecek güce ulaşıncaya kadar iaşe edilmeleri çözülmesi gereken en önemli sorundu. Genelde, yardıma muhtaç göçmenler ilk ürünü elde edinceye kadar devlet tarafından iâşe ediliyordu.

Göçmenlerin, ulaşım74, iskân ve iâşe masraflarının yanı sıra cenaze masrafları da mahallî idareler ve hazine tarafından karşılandı. Ancak, vesikalardan anlaşıldığı kadar tahsisat yetersizliğinden göçmenlere yevmiyeleri düzenli ve sürekli olarak verilemiyordu. Bu gibi sıkıntıları ortadan kaldırmak ve göçmenlerin iskân masraflarını karşılamak amacıyla bazen iâne tertibi ve resmî kurumların bütçelerinden belirli bir meblâğın göçmen idaresine aktarılması yoluna gidilebiliyordu75.

B- Arazi Tahsisi

İzmit sancağında, göçmenleri yerleştirmek, dağıtılacak arazinin sınırlarını belirlemek ve tapu işlemlerini yapmak üzere özel memurlar görevlendirildi. Göçmenlere toprağın verimlilik durumuna göre, 70 ile 130 dönüm arasında değişen büyüklükte arazinin verilmesi ilke olarak belirlenmişti.

Balkan Savaşı’na kadar gelen göçmenleri yerleştirmek için sürekli arazi üretilmesi gerekliydi. Bu nedenle, mîrîye ait boş araziler, vakıf toprakları, atıl durumdaki askerî bölgeler, meralar, mîrî çiftlik arazileri ve korular göçmenlere tahsis edildi. Bu şekilde göçmenlerin ihtiyaçları karşılanamayınca tarıma ve iskâna elverişli olmayan yerler yerleşime açılmaya başlandı76. Ayrıca, Rusya’ya göç eden tebaanın terk ettiği toprakların da göçmenlere dağıtılması yoluna gidildi77. Yukarıdaki nitelikleri taşıyan sahaların bir kısmının mütegalibenin elinde olması iskân faaliyetlerini aksatıyordu. Bu gibi yerleri tasarrufunda bulundurmak isteyen mütegalibe yerli ahaliyi göçmenlerin üzerine saldırtmakta ve iskân bölgelerindeki huzur ve asayişin bozulmasına sebep olabilmekteydi.

Adapazarı bölgesinde göçmen yerleşiminde faydalanılan bir diğer kaynak bataklık sahalardır. Taban suyunun yer yüzüne yakın oluşu ve yağışların bol olması bölgede geniş bataklık sahaların oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Adapazarı civarında Gökçeviran mevkiinde mevcut bataklığın ıslâh edilmesi neticesinde göl ile civarında yerleşime ve tarıma elverişli takriben 15.000 dönüm büyüklüğünde bir arazi ortaya çıktı. Bunun 4.620 dönümü göçmenler tarafından işgal edilip kullanılmaya başlandı. Söz konusu arazi yerli ahali ile göçmenler arasında münazaalı bir konuma düştü. Sorunun aşılması amacıyla göçmenlerin zilyedi dışındaki arazinin satılması kararlaştırıldı.

Balkan Savaşı’na kadar gelen göçmenlere imkânlar ölçüsünde arazi ve ev yeri verilmekteydi. Savaş sonrası, göçmen sayısının artması üzerine göçmenlere araziden başka bir şey verilmemesi kararlaştırıldı. Çiftlik sahibi göçmenlerden Anadolu’da yerleşmek isteyenlere ise mîrî araziden uygun taksitlerle münasip miktarda arazi satılabilecekti.

30 Ocak 1914 tarihli bir karara göre, mülkiyeti devlete ait atıl ve boş arazilerin aşiret ve göçmen iskânına ayrılması kararlaştırıldı. Bu karara göre, her haneye, nüfusu dikkate alınarak 50 ile 100 dönüm büyüklüğünde hububat arazisi veya 100 ile 250 ağaçlık zeytinlik veya en fazla 10 dönüm büyüklüğünde dutluk ve bağ veya 5 ile 25 dönüm arasında değişen büyüklükte sebze bahçesi verilecekti.

Arşiv belgelerinden anlaşıldığı kadarıyla Balkan göçmenlerinden bir kısmı da Rum ve Ermenilerin terk ettiği topraklara yerleştirildi. Birinci Dünya Savaşı’nı müteakip mülk sahiplerinin geri dönmesi ve terk ettikleri malları sahiplenmeleri üzerine bu gibi göçmenler başka bir yerleşmeye göçmek zorunda kaldılar. Adapazarı’na bu şekilde gelenler kendiliklerinden metruk emlâke yerleşebilmişlerdi. İskân bürokratlarının bu gibilerden yardıma muhtaç olanlara Rum emlâki mübadillere tahsisli olduğundan Ermeni metrukâtından arazi ve konut vermeye çalıştı. Şark mültecileri ormanlık ve dağlık yerlerde yerleştiler. Bunlar daha ziyade tütün, ayçiçeği ve mısır gibi sınaî nebatat veya orman ürünleri ile meşgul olmaktaydılar.

Mübadillere arazinin verim durumu, şehir, iskele ve istasyona olan uzaklığı dikkate alınarak çeşitli büyüklükte arazi dağıtılması kararlaştırıldı86. Adî iskân işlemine tâbi her aileye sosyal konumları, nüfusu ve işlerine göre bir ev ile vasatî 70 dönüm hububat arazisi veya 10 dönüm tütün tarlası yahut 8 dönüm bağ veya 120 zeytin ağacı yahut bir dükkân verilecekti. Muhtaç göçmenlere adî iskân nispetinde verilmiş olan arazinin ücretsiz temliki yoluna gidildi. Bu gibi işlemler tapu harcından muaf tutuldu87. İstihkaktı mübadil ise Yunanistan’da terk ettiği mala karşılık belgelemesi halinde metruk emvalden mal almaktaydı88.

Mübadilleri, mübadele sahasından Balkan Savaşı ve sonrasında gelenler ve mübadele sözleşmesini müteakip getirilenler şeklinde ikiye ayırabiliriz. Baş-vekâlete verilen dilekçelerden anlaşıldığı kadarıyla birinci gruptakilere birer dönüm, ikinci gruptakilere ise talimat gereği seyyanen dörder dönüm arazi dağıtıldı. Birinci gruba dahil olup Adapazarı’nda meskûn bulunan yaklaşık 300 hanelik ( bin kişi ) bir göçmen topluluğu bu uygulamaya karşı çıkarak en azından içlerinden yardıma muhtaç olanlara Adapazarı dahilindeki mevcut çiftliklerden arazi verilmesini talep ettiler.

Mayıs 1924 tarihinde Sarışaban göçmenlerinden bir kısmı hem Adapazarı’nda ikâmet etmek ve hem de çevre köylerden arazi temin etmek ister. Oysa, ilgili talimata göre bu talebi karşılamak imkânsızdı. Bu gibileri işgal ettikleri meskenlerden çıkarmak için kuvvet kullanmak gerekecektir. Bu nedenle tahliye işine geçici olarak başlanmadı. 7. Mıntıka Müdüriyeti ilk etapta bunları yerleştirmeye elverişli köy ve mesken tespit etmeyi plânladı. Esasen mıntıka dahilinde harap olmamış mahal ve yangına maruz kalmamış köy bulunmamaktaydı. Bu nedenle, bunları bir iki köye yerleştirmek mümkün gözükmez. Ayrıca, söz konusu itaatsiz köylü göçmenler bir yerde toplu olarak yerleştirmek yerine beşer onar hanelik gruplar halinde köylere dağıtılmak istenir.

Adapazarı’nın Serdivan köyünde 15.000 dönüm metruk arazi mevcuttu. Bunun 12.000 dönümünün gösterilecek plân ve şartlar dahilinde Drama’nın mübadeleye tabi Rahovika köyü ahalisine tahsis olunmuştu. Vilâyet, arta kalan metruk arazinin Adapazarı’ndaki mübadillere verilmesini talep etti. Vekâlet, söz konusu göçmenlerden iskân hakkına sahip olanlarına geçici olarak verilmesini uygun gördü. Ancak, iki grup arasında herhangi bir anlaşmazlığın ortaya çıkmasına imkân vermemek için verilecek arazinin sınırlarının tespit edilmesi gerekiyordu. Bunun için de belirli bir zamana ihtiyaç duyuldu. Vilâyet, bir taraftan gerekli işlemleri başlatırken, diğer taraftan bekleyecek durumda olmayan kasabadaki göçmenleri Firuzlu, Damlık ve Eşme köylerinde yerleştirmeyi plânladı.

Kocaeli vilâyeti, vesikalardan anlaşıldığı kadarıyla 1927 yılında iskân işlemlerine kapatıldı. Bu nedenle, söz konusu tarihten itibaren mübadeleye tabi olmayanlardan metruk taşınmaz malların iskân emrine terkine izin verilmedi.

C- Konut Sorunu

Bütün mal varlıklarını yok pahasına satarak veya karşılıksız terk ederek Anadolu’ya sığınan göçmenlerin konut sorununun en kısa sürede çözülmesi gerekiyordu. Osmanlı Devleti göçmenlere ücretsiz arsa temin ettiği gibi iki üç odalı meskenlerin inşa edilmesi yükümlülüğünü mahalli idarelere ve köylülere verdi. Konutların maliyet fiyatını düşürmek için göçmen, yerli ahali ve devlet işbirliği yaparken inşaatta kullanılan kerestelerden herhangi bir ücret ve vergi alınmıyordu. Bu tedbirler neticesinde üretilen konut, sorunu çözümlemekte yetersiz kalırsa, devlet maliyeti 250 kuruşu geçmemek üzere yeni konutlar inşa etme yükümlülüğünü üzerine almaktaydı. Bu husus toplu iskâna elverişli arazi bulunduğu müddetçe uygulandı93.

Göçmen köyleri tanzim edilirken köyün ortasında cami, mektep ve köy meydanı için arsa tahsis edilmekteydi. Bu alanın çevresindeki arazi mesken, harman, samanlık ve mandıra yapılabilecek büyüklükte parsellenip göçmenlere tevzi edilmekteydi. Ayrıca, köyün kurulduğu yerin çevresinden göçmenlere tarla, mera ve baltalık tahsis edilmekteydi. 1897 yılında inşa edilecek meskenlerin düzenli, hatta hayvan barındırmaya da elverişli olabilmesi ve teşkil edilecek köylerin plânlarının yapılması için gerekli resim ve plânların tanzim yetkisi Muhacirin Komisyonuna verildi94, öte yandan, yerli ahalinin terk ettiği evlere de göçmen yerleştirilmesi hükme bağlandı. Balkan Savaşı’nı müteakip gelen göçmenlerin sığındığı evler kendilerine tahsis edilen arazi üzerine ya kendileri tarafından veya yerli ahalinin yardımlarıyla yapılmaktaydı. Bunun yanı sıra inşaat malzemeleri genellikle devlet tarafından karşılanmaktaydı95.

Gayr-i müslim ailelerin terk ettiği evler her göçmen ailesinin nüfusuna göre dağıtılacaktı. Ancak, Adapazarı kasabasında oldukça fazla miktarda göçmenin bulunması hasebiyle her aileye bir hane tahsisine imkân bulunamadı. Şehirde ve bilhassa köylerde iskâna elverişli meskenlere iki aile birlikte yerleştirilebildi96. Müşterek iskânda aileler arasında baba ile oğul, iki kardeş, ya da kayınvalide ile damat gibi yakınlık derecesi olmasına dikkat edildi, örneğin, Mehmet Efendi mahallesindeki bir meskene 1924 senesinde gelen Vodine mübadillerinden iki hanede dokuz nüfus yerleştirilmişti. Bu göçmenlere tahsis edilen bina küçük bir bahçe içinde iki katlı idi. Üst katta bir balkon, bir sofa ve üç oda mevcuttu. Alt katta ise bir oda, bir yemek salonu ve bir de mutfak vardı. Her iki katta da tuvalet vardı. Ayrıca bahçede çamaşırhane bulunmaktaydı. Bu binaya yerleştirilen göçmen aileleri arasında akrabalık vardı. Aralarında “kaçar-göçerlik” yoktu97. Teorik olarak aralarında akrabalık bulunmayan ailelerin bir meskende iskân edilmesi söz konusu değildi. Şikâyet dilekçelerindeki ifadelere bakılırsa, zaman zaman bu kurala riayet edilmediği anlaşılmaktadır. Bu şekilde yerleştirilen aile reislerinden bir kısmı Başvekâlete çektikleri telgraf ile durumdan rahatsız olduklarını ifade ile iskân memurunu şikâyet edebilmişlerdi98. 70 yaşında olan bir mübadil beş aydır yerleştirilmediğinden şikâyetle iskân birimlerinin üzerlerine düşeni yerine getirmediklerini ifade eder. Öte yandan, aynı mübadile göre metruk meskenlerin bir kısmına bazı şahıslar kanunsuz ve haksız yerleşmiştir99. Yukarıda bahsettiğimiz dilekçe sahiplerinin şikâyet konularında haklı olup olmadığını bilemiyoruz. Bilinen mesken sorunu ve ihtiyacının hat safhada oluşu ve göçmenlerin bu sorunu bir an önce çözümleyebilmek için her yola baş vurulmasıydı.

Sorunun aşılması için baş vurulan çözüm yollarından birisi de arsa tahsisiydi. Zanaatkârlara imkânlar ölçüsünde dükkan tahsis edilmekteydi. Yalnız mesleğini icra ile geçimini temin edemeyeceği anlaşılanlara, çiftçilere verilenin yarısı kadar bir arazi verilirdi. Bekârlar bu tip yardımlardan faydalanamıyorlardı. Yetimlere ise hem arazi hem de emlâk verilirdi.

Balkan Savaşı göçmenlerinden bin haneyi aşkın kişi Adapazarı’na sevk edilmişti. Bunlar, ekseriyetle kasabada tutulurken, kısmen de köylere dağıtılmıştı. Söz konusu göçmenler resmî makamlara sundukları dilekçede ifade ettikleri üzere Cumhuriyet dönemine kadar kesin iskân işlemi görmemişler ve geçici olarak Rum ve Ermenilerin terk ettiği meskenlere kira karşılığı yerleştirildiler. Adapazan’nda evvelce Ermenilere ait takriben 1.200 ve Rumlara ait 500 hane varken bunlara usulü dairesinde bakım yapılmaması sonucu bir kısmı tahrip edilmiş ve mühim bir kısmı da muhtelif sebepler ile satılarak yıkılmıştı. Neticede 385 Rum ve 768 Ermeni hanesi kalmıştı. Bunlardan 282’si yerli memur veya zabit tarafından işgal edilmişti. 644’inde ise 932 göçmen ailesi bulunuyordu. Netice itibarıyla 296 aile açıktaydı. Göçmenlerden birikmiş iki senelik kira borçlarını ödemeleri talep olundu. Halbuki söz konusu göçmenler bunu ödeyecek bir durumda değillerdi. Çoğunluğu dul kadın, yetim çocuk veya günlük ekmek ihtiyacını temin etmekten aciz amele takımı oluşturuyordu. Söz konusu göçmenler hükümetten aşağıdaki taleplerde bulundular:

1-Adapazarı’nda mühim bir mesken buhranı mevcuttur. Göçmenlerin ekonomik durumları iyi değildir. Bu nedenle, emlâk mübadelesi başlayıncaya kadarAdapazan’ndaki göçmenlerden oturdukları haneler için geçici bir süre kira talep edilmesin.

2-Balkan Harbi’nde gelen göçmenlere mevcut meskenler ve bir miktar arazi aylık taksitler halinde temlik edilsin. Adapazarı havalisindeki zanaatkâr göçmenlere alet, edevat ve sermaye tedariki zımnında sıhhiye ve muavenet-i ictimaiyye tertibinden tahsisat ayrılsın.

3-Makedonya’dan gelecek göçmenlerin Adapazarı’na iskânına mevcut meskenler müsait olmadığından bu hususun dikkate alınması, metruk emvâl hakkında bir karar alınmadığı takdirde gün geçtikçe binaların harap olup yıkılacağı ve kış nihayetinde metruk emvalin kalmayacağı aşikârdı. Bu nedenle kış aylarında göçmenlerden kira talep edilmesin, vermeyenler sokağa atılmasın ve mesken buhranı dolayısıyla sefil bir duruma düşmesin.

Söz konusu dilekçe üzerine iskân vekâleti metruk emvale geçici olarak yerleştirilmiş olan göçmenlerin mübadeleye tabi mahaller ahalisinden oldukları takdirde emsalleri hakkında tatbik olunacak muameleden bunların da istifade edeceklerini, Ermenilere ait olan metruk emval Maliye Vekâleti’nin tasarrufunda bulunduğundan bu kabil emvalin kendilerine temliki imkânı bulunmadığını ve göçmenlere tasarruf hakkı verilmesi için ilgili kanunun çıkmasının beklendiği cevabını verdi.

Mübadele sözleşmesi kapsamı dışında kalan metruk meskenler mülteci, harikzede ve gayr-i mübadillere tahsis edilmekteydi. Mübadiller ise Rumlar tarafından terk edilen meskenlere yerleştirileceklerdi. Köylerde kendilerine mesken verilemeyenlere arsa tahsis edildi. Fakir göçmenler için ise iktisadîhane adı verilen meskenler devlet tarafından ihale usûlüyle yaptırıldı. İzmit vilâyeti dahilinde 630 iktisadîhanenin yaptırılması plânlandı102. Plân doğrultusunda iktisadîhanelerin inşaatına başlanılmak üzere mahallerine icap eden iş başı ve ustalar sevk edildi. Meskenler çifthane veya tekhane sisteminde inşa edilecekti103. 1924-1933 arası Kocaeli vilâyetinde iskân edilenlere 1.688 ev, 295 dükkan, 27 arsa, 111.218 dönüm tarla verildi104. Ülke genelinde harikzedegandan birçoğu resmî makamlara haber vermeksizin metruk hanelere yerleşebilmekteydi. Bu ise bazı karışıklık ve anlaşmazlıklara sebebiyet vermekteydi. Örneğin, İstiklâl madalyası sahibi emekli bir asker Adapazarı’nda metruk bir haneye 1926 yılından önce yerleşmişti. Kendi ifadesine göre, daha sonra söz konusu mesken elinden alındı. Neticede söz konusu gazinin metruk emvalde yerleştirilmesi kararlaştırıldı.

D- Ayni ve Nakdî Kredi Desteği

Çiftçi göçmenlerin üretici hale gelebilmeleri için sadece toprak dağıtımı yeterli değildi. Ziraî araç, gereç ve sermaye açısından da desteklenmesi gerekiyordu. Aslında, barış dönemlerinde gelen göçmenlerin taşınabilir mallarını beraberlerinde getirme hakları vardı. Ancak, bu hükmün pratiği imkânsızdı. Zira, ilgili devletler soydaşı göçmenlere dağıtmak amacıyla Türklerin ziraî araç ve gerecine el koyuyordu106. Dolâyısıyla göçmenlerin aşağıda maddeler halinde belirtildiği şekilde donatım kredisi ile desteklenmesi gerekiyordu:

1- Çiftçilere irat hayvanı, ziraî araç gereç, tohum, gübre ve ziraî ilâçlar veya kredi vermek.

2- İki yılı geçmemek şartıyla, hastalık ve sair sebeplerden dolâyı geçimini temin edemeyecek durumda olanlara karşılıksız iskân yardımı yapmak.

İskân sahasına yerleştirilen çiftçi göçmenlerden yardıma muhtaç olanlara çift araç gereci temin edinceye kadar ortakçılık ve amelelik yaptırılacak veya hali vakti yerinde olan yerli ahali tarafından ihtiyaçları temin edilecekti, öte yandan, bir defaya mahsus olmak üzere tarlaları sürdürülecek ve beş kişi bir hane itibarıyla iki haneye bir çift öküz ve beş kile tohumluk zahire verilecekti. Arazi ve mesken tedarik edilerek yerleştirilen göçmenleri en kısa zamanda üretici hale getirebilmek için ziraî kredi temin edilmesine de çalışıldı. Hoca, imam ve sanat erbabı olan göçmenler ise mesleklerini icra etmek üzere şehir ve kasabalara yerleştirildiler. Bunlara 150’şer kuruş kredi verildi. Ayrıca, servet sahibi olanlardan isteyenler şehir ve kasabalarda mekân tutabileceklerdi107

Doksanüç Harbi’ni müteakip gelen çiftçi göçmen ailelerin her birine toplam değeri bin kuruşu geçmemek şartıyla, bir çift öküz, saban ve araba verilmesi hükme bağlanmıştı. Ayrıca, bölgenin en ziyade rayiç ve müstamel olan mahsulünden beher kilesi 20 kıyye itibarıyla ailenin nüfusuna göre beş kileden on kileye kadar tohumluk verilecekti. Diğer taraftan yerli ahali tohumların ekilmesine yardımcı olacaktı. Köy ihtiyar heyetleri yerli ahaliye ait çift hayvanı, edevatı ve arabalarını ödünç olarak almak suretiyle göçmen ailelerin tarlalarını sürüp ekmelerini temin edeceklerdi108.

Balkan Savaşı göçmenlerine de tohumluk, çift hayvanı ve tarım araç gereçleri bakımından yardım edildi107. Göçmenlerle ilgili nizamnamenin 26. maddesine göre, komisyonlarca yerleştirilecek olan ailelerin reislerine bir mesken, tohumluk zahire ve yeni tarzda ziraî alet, iki büyük baş çift hayvanı uzun vadeli taksitlerle ödemek şartıyla zimmet edilecekti. Bazen göçmenlere Yunanistan’a göç eden Rumlardan satın alınan hayvanlar da dağıtıldı. Devlet, yardıma muhtaç mübadil hanelerine aynî olarak arazisinin büyüklüğüne göre tohumluk için 75, hayvan için 100 ve ziraî aletler için 50 liraya kadar kredi verecekti. Mübadiller, kullandıkları kredi miktarını beş yıl içinde on taksitte geri ödeyeceklerdi. Mübadillere dağıtılan tohumluk iki kaynaktan sağlandı. Birincisi, Rumların Türkiye’de terk ettikleri ve hükümet emrine alınan tarım ürünleriydi. İkinci kaynak, yerli ahaliden satın alınarak şehir ve kasabalardaki ambarlarda depo edilen ürünlerdi. Göçmenlere dağıtılacak olan tohumluk arpa ve buğday pazarlık suretiyle satın alınmaktaydı. İhtiyacı olan mübadillere manda ve öküz gibi çift hayvanları verildi. Bunun için ilgili tahsisattan mahallî idarelere para gönderilmekteydi. Yardıma muhtaç olanlara bir defaya mahsus olmak üzere tohumluk ve çift hayvanının yanı sıra balta, kazma ve pulluk gibi araç gereç de verildi110.

Hali vakti yerinde olanlar ile zanaatkârlar kasaba dahiline yerleştirildiler. Zanaatkârların mesleklerini icra edebilmesi için kendilerine bir taraftan dükkan tahsis edilirken diğer taraftan imkânlar ölçüsünde kredi verilmesi yoluna gidildi. Ancak, bizzat zanaatlarını icra etmeyenlere dükkan tahsis edilmemekteydi, örneğin, 1927 yılında belediyede mühendis olarak istihdam edilen Kâzım Efendi, kendisine tahsis edilen dükkanı bir başka kişiye kiralayınca, dükkana el konuldu111. Şehirde yerleşenlerin bir kısmının kamu kuruluşlarında istihdam edildiği anlaşılmaktadır, örneğin: Adapazarı Muhacir Mehmet Efendi mahallesinde iskân edilen bir göçmen, adî iskân hakkından vazgeçmesi ve kendisine verilen emlâki iade etmesi koşulu ile İstanbul’da bir memuriyette istihdam edilme talebi kabul edildi112. İzmit civarına iskân edilen göçmenler çevredeki ormanları tahrip edince, Meclis-i Vükelâ, 1913’de Rumeli’den göç eden orman memurlarının İzmit’e tayinini kararlaştırdı113. Göçmenlerin bir kısmı da doğrama atölyesi, kereste ticareti ve küçük arabalarla ticarî taşımacılık gibi ekonomik faaliyetlerle geçimlerini temin ederler114. Bazıları da kasabaya yerleşerek kahvecilik gibi mesleklerini icra etmeye çalıştılar, örneğin, Adapazarı Subaşı mahallesinde mukim Selânikli bir mübadile ailesinin geçimini sağlaması amacıyla mahallî yetkililer bir dükkân verdi. Ancak, iskân idaresi bu işlemi, kahve, otel ve fabrika gibi gelir getirici emlâkin tefviz hakkını haiz göçmenlere ait olduğu, adi iskân statüsündeki göçmenlere verilmesinin mümkün olmadığı görüşü ile iptal etti115. Bazı göçmenler de araba fabrikası gibi yerlerde istihdam edildi116.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, iskân edilmek üzere Adapazarı’na gönderilen göçmen kafilelerinden bir kısmı, bu bölgede mesken ve iaşe sorununu çözümleyemeyince dağılmış ve bunlar serbest olarak seyahatlerine devam etmişlerdir. Bunlardan bir kısmı İzmir’e giderek yangın yerlerinde yerleşmişlerdir. Ancak, ilerleyen günlerde işlerinin olmaması, bulundukları yerde asayişi ihlâl ettikleri gerekçesiyle ilk iskân yerleri olan İstanbul ve Adapazarı’na gönderilmeleri yoluna gidildi117.

E- Göçmenlere Tanınan Muafiyetler

OsmanlI sınırları dahilinde yerleştirilen göçmenlere geçimlerini temin edinceye ve maddî açıdan kuvvet kazanıncaya kadar vergi ve kur’a muafiyeti tanındı. 1877’ye kadar hicret edenler temettü vergisinden on, aşardan üç ve askerlikten yirmi beş yıl muaf tutuldular. 1864 yılından itibaren göçmen sayısının hızla artması üzerine söz konusu masraflar karşılanamaz oldu. Bunun üzerine önceki yönetmelik iptal edilerek muhacirine muâvenet namı ile vali, mutasarrıf ve kaymakamlara yeni bir talimatname gönderildi. Bu talimatın altıncı maddesine göre, iskân tarihinden itibaren üç sene geçen göçmenlerin ürünlerinden aşar alınarak yeni gelen ve henüz mahsul alamayan göçmenlerin ekmek ve tohum ihtiyacının karşılanması yoluna gidilecekti. Doksanüç Savaşı esnasında zorunlu olarak göç edenler yol inşa vergisi, temettuât vergisi, ağnam resmi, aşar ve toprak kirası gibi vergilerden muaf tutuldular. Yine savaş esnasında çift çubuğunu ve her şeyini terk edip göçe mecbur olanlar askerlik hizmetinden on yıl süreyle muaf tutuldular. Savaş sonrası göç edenler, harp ateşi içinde iken gelenlere mukayese olmamakla beraber, göçmenlerin zarara uğramaları tabii bulunduğuna nazaran kendilerine yardım etmek gerekiyordu. Bu nedenle, henüz durumunu düzeltmemiş olan ve 1886 tarihinden itibaren gelecek olanlara iki sene vergi muafiyeti ve savaş sonrası göç edenlere altı sene kura muafiyeti tanındı118.

Göçmenlere yapılan yardımlar, devlete büyük külfetler yüklüyordu. Devlet, bu gibi külfetlerden kurtulmak için 1894 yılından sonra Anadolu’ya göç etmek isteyenlerden kendilerine gösterilecek araziye itiraz etmeksizin yerleşeceklerine, yol masrafı, tayinât, iskân sonrası çift hayvanı, tohumluk, mesken inşası talep etmeyeceklerini ve tekâlif-i emiriyyeyi kabul edeceklerini taahhüt eden senet almaya başladılar119.

Balkan Savaşı göçmenlerine de vergide iki yıl askerlikte altı yıl muafiyet tanındı120. Balkan Savaşı göçmenleri öşür, ağnam, arazi ve tarik bedellerinden beş yıl muaf tutuldu. Ayrıca, resmî işlemlerde tahsil edilen damga resmi ve harç gibi vergilerden de muaf tutuldular.

Mübadiller, iskân tarihlerinden itibaren iki yıl süre ile her türlü vergiden, hukuk işlemlerinden alınmakta olan rüsumdan ve belediye rüsumlarından muaf tutuldu122. Akarât 1924-1928, meskenler ise 1924-1933 tarihleri arasında emlâk ve müsakkafat vergisinden muaf tutuldu.

F- Sağlık Sorunu

Savaş esnasında ve savaşın hemen ardında meydana gelen nüfus hareketleri resmî makamlar tarafından kontrol altında tutulamadığı için hastalıklı olanların büyük şehirlere girmesi veya şehirde temizlik kurallarına riayet edilmemesinden dolayı salgın hastalıklar ortaya çıkıyordu. Söz konusu hastalıklar göçmenlerin büyük şehirlerden taşraya sevk edilmesi ile Anadolu’ya yayılma riskini124 de beraberinde getirdi, öte yandan, zorunlu ihtiyaç maddelerinin karşılanamaması göçmenleri hastalığa karşı dirençsiz bırakıyordu. Bu ortamda salgın hastalıklar göçmenler arasında kolayca yayılma imkânı buluyordu. Nitekim, tespit edebildiğimiz kadarıyla, Adapazarı’nda meskûn göçmenler arasında salgın vakaları görülmesi üzerine bölgeye doktor ve ilâç gönderildi. (1878-1879).

Millî Mücadele döneminde Adapazarı, İzmit, Geyve ve havalisinde asker ve göçmenlerin sağlık hizmetlerini Hilâl-i Ahmer’in Sekizinci Imdat-ı Sıhhiye Heyeti idaresindeki hastane ve dispanserler yürüttü.

Antlaşmalar çerçevesinde yapılan göçler kontrol altında tutulduğundan, salgın hastalıklar mübadiller arasında önceki dönemlerdeki kadar etkili olmadı, örneğin, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen göçmenler sıkı bir sağlık taramasından geçiyor ve aşılanıyorlardı. Bununla birlikte, Türkiye’ye gelen mübadiller arasında bazı bulaşıcı hastalık vakalarına rastlanıyordu. Hasta mübadiller şehirlerdeki mevcut hastanelerde veya sadece göçmenlere hizmet veren dispanserlerde tedavi altına alınıyorlardı.

A- Nüfus

Adapazarı Ovası’nda Osmanlı öncesi bir yerleşme yok gibidir. Geyve, Akyazı, Hendek, Sapanca ve Adapazarı 1313-1324 yılları arasında Osmanlı hakimiyetine girdi127. Bölgedeki en eski köyler, dirlik sahiplerinin uhdelerine verilmiş küçük yerleşme birimleriydi. XVI. yüzyıl sonlarına doğru sayıları 125 kadar olan bu köylerden birisi de Ada köyüdür. Adaköy, konumu itibarıyla, çevre köylerin pazarı olmuştur. Bölge, Kanuni döneminde Selim ile Bayezid arasında çıkan taht kavgalarından etkilenirken, suhtelerin soygun ve baskınlarından zarar gördü128. Muhtemelen bu olayların da etkisiyle XIX. yüzyıla kadar bölgede büyük yerleşme merkezleri oluşmadı129. XVII. yüzyıl başlarında bütün bu köyler tamamıyla Türklerle meskundu. Sadece birkaç köyde Eğin kazasından henüz gelip yerleşmiş olan az miktarda Ermeni mevcuttu130. Daha sonra bölgeye gelen Ermeni ve Rumlar ya mevcut köylere yerleştiler veya yeni köyler kurdular131.

Sakarya vilâyetinin dahilindeki nüfusun gelişimini İdarî teşkilâtın sık değişmesi sebebiyle net olarak tespit etme imkânı söz konusu değildir. Bununla birlikte, Adapazarı, Geyve, Hendek ve Akyazı’nın 1831’deki toplam nüfusu: 21.240 Müslim, 12.374 reaya olmak üzere toplam 33.614 kadardır132. 1877- 1914 arası iskân faaliyetleri ve Arifiye-Adapazarı demiryolu hattının işletmeye alınması (1899) sonucu bölgenin nüfusu normal sürecin üzerinde arttı. İzmit bölgesi bu tarihler arasında nüfus yoğunluğu en çok artan bir bölgedir133.1928’de bölgenin toplam nüfusu 138.852’ye yükseldi134. 1927-1950 arasındaki süreçte Adapazarı, Karasu ve Akyazı’nın nüfusu % 100 oranında arttı. 1950’de Bulgaristan’dan gelen göçmenlerin çoğunluğu Adapazan’nda iskân edilince şehir nüfusu önemli ölçüde büyüdü135.1955 sayımı sonuçlarına göre, Adapazarı, Geyve, Akyazı, Hendek ve Karasu’nun toplam nüfusu 298.488’e ulaştı. Sakarya vilâyetinin nüfusu 1960 sayımına göre 361.992’ye yükseldi.

B- İdari

Nüfus artışı, bir bölgenin idaresini, asayişini ve halka götürülen hizmetleri zorlaştırır. Tespit edilebildiği kadarıyla Ada köyü ismine en’erken 1563’de tesadüf edilir. Adapazarı 1742’den itibaren nahiye merkezidir138. Nüfus artışı neticesi Adapazarı 1852’de Kocaeli sancağına bağlı bir kaza merkezi oldu. Doksanüç göçmenleri geldikleri yerlere göre ayrı ayrı iskân edilerek müstakil mahalle ve köyler oluşturdular. 1892 verilerine göre, Adapazarı kazası Merkez, Sapanca, Akyazı ve Hendek nahiyeleri ile 205 köyden, Geyve kazası ise 108 köyden müteşekkildi139. 1899 Devlet Salnamesi’ne göre Adapazarı ve Geyve’nin köy sayısı 375 idi. İzmit’in Ingilizler tarafından işgal edilmesi sonucu Geyve, Adapazarı, Kandıra ve İznik kazaları mercisiz kalınca, doğan İdarî boşluğu doldurmak için Geyve’nin sancak merkezi yapılması teklif edildi140. Aslında, Adapazarı, TBMM seçimleri dolâyısıyla daha önceden sancak merkezi olarak kabul edilebilmişti. Hamdi Namık Bey’in önergesinden141 sonra esasen daha önceden sancak merkezi olarak kabul edilen Adapazan’nın İdarî düzenlemesi de buna uygun hale getirildi ve mutasarrıf burada görev yapmaya başladı. Bu durum mutasarrıflığın Geyve’ye nakledilmesine kadar sürdü.

1928 verilerine göre Adapazarı kazası Akyazı, Söğütlü, Sapanca ve Karasu nahiyelerinden oluşmaktaydı143. Nüfus artışı İdarî ve inzibatî bir takım güçlüklere sebebiyet verdi. Söz konusu zorlukları aşmak ve halkın resmî işlerini kolaylaştırmak amacıyla 1930’da yeni nahiye teşkilâtları oluşturuldu144. Söz konusu İdarî birimlerle sorunun çözümlenememesi ve ileriki yıllarda vilâyetin nüfusu daha hızlı bir şekilde artınca Adapazarı 1954’de Sakarya ismiyle oluşturulan vilâyetin merkezi haline getirildi. Aynı yıl Geyve Sakarya’ya dahil oldu145. Netice itibarıyla, göçmen iskânı bölgedeki nüfus artışını hızlandırdı. Bu durum İdarî ve asayiş açısından zorlukları gündeme getirdi. Çözüm olarak Adapazarı önce kaza daha sonra da vilâyet merkezi hâline getirildi.

C- Etkileşim

Yerli ahali göçmen ilişkisini arşiv vesikalarına istinaden ortaya koymak mümkün gözükmemektedir. Zira, resmî makamlar, merkeze bildirilecek boyutta bir hadise olduğu takdirde konuyu rapor etmekteydiler. Adapazarı ve havalisinde göçmen kadınları kaçırmak145, göçmenleri dolandırmak147, yerlilere ait mal ve hayvanları gasp etmek veya göçmenlerin ormanları tahrip etmesi gibi bazı adî adlî vakaların kayıtlarına arşivlerde tesadüf edilmektedir. Bu konuya ışık tutabilmek açısından mahkeme kayıtlarının incelenmesi gerekmektedir. Ama şunu söyleyebiliriz: Göçmenler, iskân işi aksayınca veya zarurî ihtiyaçları karşılanmayınca, asayişi bozucu davranışlara tevessül edebiliyorlardı. Bununla birlikte, Doksanüç Savaşı sonrası Hıristiyan ahali temsilcileri, Adapazarı’nda meskûn Kafkas göçmenlerinin kazanın asayişini bozdukları iddiasıyla Ingiliz Elçisi Layard’a müracaat ettiler148. Keza, Rum Patrikliği 1880 yılında Adapazarı dahilindeki Kafkas göçmenlerinin davranışlarından şikâyetçi oldu149. Bu şikâyetler ne kadar haklıdır bilinmez. Ancak, Rumeli göçmenlerinden herhangi bir şikâyet dahi söz konusu değildir.

Temel kültürel farklılıkların olmaması yerli ahali ile göçmenlerin belirli bir süre içerisinde kaynaşmalarına imkân tanıyacaktır. Nitekim, Orhan Türkdoğan, Adapazarı ve havalisinde yaptığı sosyolojik araştırmalarda yerli ahali ile göçmenlerin evlenme yolu ile zamanla kaynaştıklarını tespit etmektedir’50, öyle ki, yeni bir göçmen dalgası gelip yerleşince eskileri yeni gelenlere göçmen demeye başlamaktaydı. Bununla birlikte, yerliler ile göçmen kitlesi arasında ortaya çıkan rekabet duygusu, şehrin yeri ve İktisadî imkânları bölgede sanayileşme hareketine yol açmakta gecikmedi15′. Mimarî kültürde farklılıkları görebilmek mümkündür. Yerli ve Kafkas ev tipi yanında Rumeli göçmenlerinin bölgeye getirmiş oldukları birbirinden farklı birkaç ev tipi de vardır. Göçmen evleri, muhaceretin doğurduğu muhtelif etkiler altında ne yerli evlere benzemekte ve ne de bırakılmış olan evleri tamamıyla temsil edebilmekteydi.

Bölgeye yerleştirilen Türk göçmenlerinin şüphesiz Millî Mücadele’ye katkıları oldu, örneğin: Akmeşe-Kandıra hattında ilk Kuva-yı Milliye hareketlerinden birisini Kızılcaali divanında Rumeli Türklerinden Muallim Alişan başlatmıştı152. Yine göçmenlerden Salihbeyzade Ömer Bey’in, Geyve Boğazı ve İzmit civarındaki muharebelerde ve Adapazarı’nda Anzavur kuvvetlerine karşı çarpışmalarda büyük fedakârlıklarda bulunmuş bir şahsiyet olduğu sabık Garp Cephesi Kumandanı ve Ankara Mebusu Ali Fuat ve İstanbul Mebusu ve Havalisi Kumandanı Ahmet Şükrü imzalı referans mektuplarından anlaşılmaktadır.

İskân faaliyetleri neticesinde, göçmenlerden yakın akraba olanlar bazen farklı bölgelere sevk ve iskân edilebiliyorlardı. Oysa, kişiler, psikolojik ve sosyolojik gerekçelerden dolâyı, belki de daha kolay dayanışma içinde olabilecekleri düşüncesiyle aynı yerde yerleşmeyi tercih etmekteydiler. Bu gibi kişilerden henüz üretici konuma geçmemiş olanların yerleşim birimlerini değiştirme istekleri, iskân yardımı talebinde bulunmamak ve geçimini kendisi temin etmek şartıyla kabul ediliyordu154. Ancak, üretici duruma gelmiş olanların veya adi iskân hakkından feragat etmekle beraber tefviz hakkı bulunanların bu gibi istekleri, Adapazarı’nda tefviz edilecek arazi kalmadığı gerekçesiyle vekâletçe uygun görülmemekteydi.

Adapazarı’nda yerleşmiş olan göçmenlerden bir kısmının aile bireyleri veya yakın akrabaları ise göç etmeyerek ocaklarında kalmışlardı. Zamanla, bu gibi göçmenler memleketlerinde kalmış olan aile efradını yanlarına almak istiyorlardı. Bu gibi istekler, göç yasağı olan bölge156 ahalisi olmaması ve herhangi bir yardım talebinde bulunmayacağını taahhüt eden senet vermeleri hâlinde kabul edilmekteydi. Bu şekilde Türkiye’ye giriş yapan göçmenler sınırdaki sevk memuru tarafından akrabalarının bulunmadığı bir yerleşim birimine sevk edilebilmekteydi. Netice itibarıyla, akrabaların bir araya toplanması işi zaman zaman bu gibi aksaklıklardan dolayı uzamaktaydı.

Netice itibarıyla, Adapazarı ve havalisi özellikle XIX. yüzyılda göçmen iskânına sahne oldu. Göçmen iskânı bölgenin nüfusunun hızlı bir şekilde artmasını gündeme getirdi. Nüfus artışı ise bölgedeki İdarî yapılanmada değişikliklere sebebiyet verdi. Adapazarı ilk önce kaza daha sonra ise vilâyet merkezi oldu, öte yandan, göçmen iskânı bölgenin nüfus yapısını etkiledi. Bölgeye yerleştirilenler arasında önemli kültürel farkların olmaması yerli ahali göçmen kaynaşmasının kısa sürede gerçekleşmesine sebebiyet verdi. Ortaya çıkan nüfus bölgenin demografik, tarım, sanayi ve kültürel açıdan gelişmesini sağladı.

Kaynakça:

İpek, N. (2005). Sakarya’ya Türk göçleri. Sakarya İli Tarihi, 633-660.