Yeni Sakarya

Yine Linç Girişimi

29 Ağustos 2006

Yine Lİnk Girişimi

Trabzon, TAYAD’lılar ve her daim hazır kıta bekleyenlerin linç girişimi.

Bu, ilk defa olmuyor. Sanırım geçen yıldı. Önce Trabzon’da, ardından Adapazarı’nda (Atatürk Bulvarı’nda) bu hadisenin, fotokopi edilmiş gibi birbirine benzeyen versiyonlarını yaşamıştık.

Daha sonra, geçen Mart sonu, bizim Çark Caddesi linç girişimine tanıklık etmişti.

Şimdi yine Trabzon.

Trabzon’da olan bitenin arka planını biliyor değilim. Lakin üç ay önce Çark Caddesi’nde yaşananlara ilişkin malumatım var. Dolayısıyla Çark Caddesi’nde yaşanan o gerilimin nasıl başladığını hatırlatarak Trabzon üzerine konuşabileceğimizi düşünüyorum.

Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de öldürülmelerinin yıldönümü ne (31 Mart) iki gün kalmıştır. Akşamüzeri, sol eğilimli öğrencilerin örgütü olan Sakarya Gençlik Derneğinden iki genç, Migros’un önündeki sütuna afiş yapıştırmaktadır. Afişte ne mi var? Kızıldere’de öldürülenlerin fotoğraflarının altında geçmişinde solculuk olanların ezbere bildiği, ama en güzel Selda Bağcan’ın okuduğu bir türkünün sözleri: “Oy dere kızıl dere / Böyle akışın nere / Bizde hal mı bıraktın / Sana can vere vere…

Emniyet görevlileri ile aralarında tartışma çıkar ve afişçiler slogan atmaya başlar. Oradan geçmekte olan bir “vatandaş”, durumdan vazife çıkartarak, afişçiler den birine vurur. Cadde “sakinleri”, esnaf değil, volta atmakta olan gençler, anında meseleye “müdahil” olur. Ortalık karışır, çünkü “milli hassasiyet” şahlanmıştır. Afişçiler Çark Caddesi’nin “çıkmaz” pasajlardan birine girerek linç edilmekten kurtulmaya çalışır.

Bütün bunlar bir anda olup biter. Afişçilerin yanındaki sanlı kırmızılı pankart -galiba DHKPC ilintili- PKK bayrağı sanılmış. Eh, bu durumda afişteki fotoğrafların PKK’lılara ait olduğuna dair kolektif bir kanaatin oluşması da anlaşılır bir şey. Bizim caddenin “sakinleri”ne Mahir Çayan ve arkadaşlarını tanıtan olmadı çünkü. Nitekim saldıran grup bir taraftan da “PKK bayrağı açtılar” diye bağınyor. Duyan ekleniyor. Duyan yumruğunu sıkıyor, dişlerini biliyor.

Sonrası malum.

O zaman şöyle sormuştum kendime: Kimler, hangi amaca yönelik olarak “milli hassasiyetlerimizi” kaşı-

maktadır? Söz konusu “hassasiyetler”in kaşınması, başkalarını linç etmenin meşruiyet temellerini mi oluşturuyor?

Trabzon Valisi Hüseyin Yavuzdemir, yaşanan hadisenin ardından yaptığı değerlendirme konuşmasında şöyle demiş (Radikal, 27 Haziran 2006):

“TAYAD’lılann amaçlarını, neyi kaşımak istediklerini çok iyi biliyoruz. Birkaç kişiye pabuç bırakmayız. Gerekeni yapar, adale te teslim ederiz. Trabzon’un huzurunu bozmaya çalışanlara fırsat vermeyeceğiz.”

Evet, kamu düzeninden sorumlu olan valinin söyledikleri kendi bağlamı içinde makuldür. Fakat yeterli değildir, “eksik’ tir. Söz konusu değerlendirme, durumdan vazife çıkartıp linç girişimin de bulunanlara yönelik olarak da, bırakınız adli takibat vaadini, en azından bir “sitem” içermelidir.

Korkarım, tam da bu “eksiklik’, fikirlerini beğenmediğimiz birini linç etme iradesinin toplum nezdinde meşrulaşmasına katkıda bulunuyor.

Şu sorunun cevabını verebilir misiniz?

Ne oldu, nasıl oldu da, 2000’li yıllar idrak edilirken, sokaklarında linç girişimleri yaşanan bir ülke oluverdik?

Doğrudur, Haşan Bülent Kahraman’ın vurguladığı gibi, Türkiye’de siyasetin asıl dokusu “milliyetçi/sağ bir öz” tarafından şekillendiriliyor (Radikal, 13 Nisan 2005). Siyasetin dili bu “öz” esas alınarak kurgulanıyor. Pratik bu “öz” ün belirlediği dengeler üzerinden yürütülüyor. Fakat bu “öz” ün, kendisinden farklı olan her kimseyi/nesneyi dışsallaştırma/düşmanlaştırma -gerektiğinde imha etme- eğilimi, müsamaha göstermeye devam edilir ise, “canımızdan çok sevdiğimiz” ülkeyi cehenneme çevirmez mi?

Sormaya devam edelim.

Muhtemelen daha önce hiç karşılaşmadığımız, kim olduğunu ne düşündüğünü tam olarak bilmediğimiz insanları sorgusuz sualsiz linç etmeye kalkışmamız, hangi ruh halinin tezahürüdür?

Anlamaya çalışıyorum.

Analizin bir tarafına, milliyetçi organizasyonların, siyasal düzlemde etkinsizleşme ve ifade yeteneğini yitirme ile bağlantılı olarak geliştirdiği/biriktirdiği “tepki”yi koyun. Diğer tarafta ise -bakıma bu tepkinin biçimlendirdiği bir yönelim olarak- yoksulluğa ve yoksunluğa mahkûm edilmiş toplumun, yaşamakta olduğu olduğu dramı “düşman” ilan edilmişlere yüklenerek hafifletme “çaba”sı var galiba.

Bir güzel tarif edilmiş ve her vesile ile sürekli hatırlatılmakta olan “düşman“, cismini bir kenara bırakın, belli belirsiz simgeleriyle dahi görünmesin, söz konusu “tepki” ile “çaba” kendiliğinden bir araya geliyor ve müthiş bir sinerji oluşuyor.

Velhasıl işimiz kolay değil.