Yeni Sakarya

Kelimeler Yürümüyor

18 Ağustos 2005

Kelimeler Yürümüyor

Adı Mustafa’ydı. Sert bir rüzgar gibi, bir hışımla esip geçti. Laf olsun diye söylemiyorum, adamlığı on numaraydı.

Tanıyanlar bilir, o [Volkan Konak’ın kansere yenik düşen Kâzım Koyuncu’nun ardından söylediği gibi] “bu ülkeyi, bu ülkenin insanlarını karşılıksız sevenlerdendi”.

Etrafındaki birçok insana iyiliği dokunmuştur. Gücü yettiğince, imkânları el verdiğince kimsesizlerin, yoksulların yardımına koşmuştur. Ve biliyor musunuz? Hiçbir zaman böbürlenmemiştir/büyüklenmemiştir.

Kaybolmasının, yitip gitmesinin üzerinden dolu dolu altı sene geçti.

Son saatlerinde beraberdik. Sanki evine gitmeyi pek istemiyor gibiydi. Ne bileyim, o evin kendisine mezar olacağını belki de hissediyordu.

Ama gitti. Canından çok sevdiği kızları ve eşi ile birlikte.

İzmit’e götürmüştü bizi. Fuar’a. Takvimler 16 Ağustos’u gösteriyordu. Döndüğümüzde yeni gün, yani 17 Ağustos başlamıştı.

Bizi evimize bıraktı. Bana söylediği son söz “Allah rahatlık versin” oldu. Uyuduk.

Uyandık. Dünya yıkılıyordu. Kıyamet kopuyordu. Kendimizi sokağa attık.

Caddeye (Eski Reci Sokağı) çıktım. Arkadaşlardan biri kulağıma eğildi:

Galiba Mustafa artık yok”.

Hemen koştuk. Evinin olduğu yerde simsiyah bir tepecik vardı. Dumanlar tütüyordu. Bağırdık: “Mustafaaa”. Ses veren olmadı. Bağırmaya devam ettik.

Nafile.

Günlerce bekledik. Enkaz kaldırılıyordu. En azından cesedi çıkar diye günlerce bekledik. Çıkmadı.

Evet o artık aramızda değil. Fakat inanın, hemen her gün bir vesile ile anılıyor.

Zor bir yazı bu. Kelimeler yürümüyor. Cümleler boğazıma diziliyor.

Dönemin genç şairlerinden Enver Gökçe, 1943 Depremi’nden sonra Erzincan’dan kaldırıp başını Adapazarı’na şöyle bir “ağıt” yakmış:

 

“Teller iletmez haber, direkler devrileli

Kara haberdir göklerde kuşlar görüleli

Anam, bacım yok içinde, neremdir yareli?



Adapazar! Erzincan oldun, türkülerdesin:

Bir bahar akşamında ölün, yüreklerde yasın,

Şahan mı vurdu kolun, yaralı turna mısın?




Doyulmaz dünyada: insanın çilesi ölüm.

Ne çare, geldi türküler yakılası ölüm

Ah! Böyle mi kahredilir? Yıkılası ölüm.




Bu muydu çarşın, mahşer mi kurmuşlar yerine?

Yine mi ‘çağrışak kurtlar ve kuşlar’ yerine!

Karalar giymişiz kutlu kumaşlar yerine.




Gurbette yar vardı, mendili işlenilmemiş,

Tarlalar hazandır, tütüne başlanılmamış,

Bir mendil ver n’olur, çevresi yaşlanılmamış.




Ağlarım: bu yürek bu sevdaya uyası değil,

Türküm var: Harput, Diyarbakır mayası değil.

Garibim: İçimde Eğin in havası değil.




Bir yaprak sarmadım yarana yaran çözerim.

Bir mısra gülmedim, dosta ağıt dizerim,

Uğruna destan yazılası, Adapazarım.”

 

Enver Gökçe olmak istiyorum. Ağıt yakmak, türkü söylemek istiyorum.

Ne var ki, kelimeler bir türlü yürümüyor. Cümleler boğazıma diziliyor.

Takılıp kalıyorum:

Adı Mustafa’ydı. Sert bir rüzgar gibi, bir hışımla esip geçti. Laf olsun diye söylemiyorum, adamlığı on numaraydı.

Mekânı cennet olsun.